Moskova

Moskova

17 Eylül 2017 Pazar

Rusya'nın Antalya Başkonsolosluğu ikili dostluk ve işbirliği tarihi açısından önemli bir hatırayı ve tarihi fotoğrafı paylaştı

Kaynak: http://www.rtib.org/

Rusya'nın Antalya Başkonsolosluğu ikili dostluk ve işbirliği tarihi açısından önemli bir hatırayı ve tarihi fotoğrafı paylaştı.

Başkonsolosluk resmi facebook sayfasından yapılan paylaşımda şu cümleler yer aldı: "Tarihte bugün

16 Eylül 1935 tarihinde SSCB'nin finans ve teknik desteğiyle kurulan Kayseri Tekstil Fabrikası, büyük bir törenle açıldı. Açılış töreninde Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Hükümet üyeleri, SSCB Büyükelçilik mensupları ve Rus uzmanları hazır bulundular. Rus mimar İvan Nikolayev tarafından tasarlanmış ve temeli 20 Mayıs 1934 tarihinde atılmış olan tesisin inşası 16 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. 

Törende konuşma yapan Celal Bayar, istatistik rakamlarının, Türkiye'ye ithal edilen malların başında kumaşın geldiğini ortaya koyduğunu belirtti. Türkiye'nin hammaddeyi ucuza sattığını, işlenmişini de pahalı aldığını hatırlatan Celal Bayar, tesisin hem Türk-Sovyet dostluğunun simgesi, hem de yeniden ayağa kalkan ve tüm dünyayı şaşırtan güçlü Sovyet sanayisinin güzel örneği olacağını belirtip Sovyet işçileri ve uzmanlarına teşekkür etti."

Moskova’ya yeni panorama kulesi



Rusya’nın başkenti Moskova’da önümüzdeki aylarda Avrupa'nın en yüksek seyir terası olma özelliği taşıyan Panorama-360 isimli seyir terasının ziyarete açılacağı belirtildi.

Seyir terası, Moskova-City uluslararası iş merkezinin alanında bulunan, yüksekliği 374 metre olan Federasyon Doğu Kulesi'nin 89. katında yer alıyor.


Camdan bir duvarla çevrelenmiş seyir terası, ziyaretçilerine 360 derece panoramik görüş imkanı sağlayacak.

16 Eylül 2017 Cumartesi

Yabancıları şaşırtan Rusya...

Yabancıları şaşırtan Rusya...


Her ülkede yalnızca yabancı gözlerin yakalayabileceği şeyler vardır. Farklı yaşam tarzları, ilginç alışkanlıklar... Rusya da istisna değil. İşte RBTH'nin derlemesine göre, ev hayatından kişisel ilişkilere yabancılara garip gelen Rus adetleri ve gündelik hayat gerçekleri.

Avrupa ve Amerika kıtalarından gelen ziyaretçiler ne kadar yadırgasa da Türkiye gibi Rusya'da da eve girerken ayakkabılar çıkarılır. Karlı ve yağmurlu havalarda sokağın çamurunu evlere taşımamak Rusların özen gösterdiği konuların başında gelir.

Sokak buz gibiyken evlerin, tiyatroların, toplu taşıma araçlarının sıcacık olması yabancıları şaşırtan bir başka Rusya gerçeği. Bir dönem Sibirya'da yaşayan Alman vatandaşı Peggy Lohse dışarıda sıcaklık -65 derece iken evin içinde +30 derece olduğunu bugün bile hayretle hatırlıyor.

Daire büyüklüğünün ortalama 40 metrekare olması 100-120 metrekarelik dairelere alışkın yabancılara, örneğin Türklere garip gelen gündelik hayat durumlarından bir tanesi. Küçücük dairelerde üç kuşağın bir arada yaşaması ise hiç nadir görülen bir durum değil.

Bu küçük dairelerde tuvaletin banyodan ayrı olması yabancıların dikkatini çeken bir diğer farklılık.

Rusya'da bir dönem bulunmuş yabancıların yüzünü gülümseten en önemli farklılıklardan biri ise elektrik, su ve ısınma giderlerinin diğer ülkelere kıyasla oldukça düşük olması. İtalyan vatandaşı Eva Greco elektrik, su ve doğal gaza ayda 1500 ruble, yani 22 dolar harcadığı günleri özlemle anıyor.

Musluk suyunun içilememesi, Rusların duvar kağıdı ve duvar halısı aşkı yabancıları bugün bile şaşırtmaya devam eden Rusya gerçeklerinden. 


13 Eylül 2017 Çarşamba

Türkiye hayranı Rus kızlar


Cenk Başlamış



Dar merdivenlerle inilen bir diskotek. Kapıdaki görevli giriş biletini kontrol ediyor. Tarkan'ın 'Dudu' şarkısı merdivenlere kadar ulaşıyor. Masaların bulunduğu aydınlık bölümde hiç kimse yok. Pistin bulunduğu loş bölüme geçerken Tarkan daha da yakınlaşıyor.

Dans pistinde onlarca, hatta yüze yakın genç kız var. Çoğu sarışın. Aralarında tek tük erkekler seçiliyor. Yedi, sekiz, en fazla on erkek. Loş ışıkla, yüzleri olduğundan da esmer görünen 10 erkek.

Kimi kız arkadaşıyla dans ediyor... Tek başlarına geldiği izlenimi bırakan daha ürkekleri kızların çevresinde, ne çok uzak, ne çok yakın ama her an yakınlaşabilecek mesafede.

İşte, az sonra başlayan müzik bekledikleri fırsatı yaratıyor.

Şimdi halay zamanı: Kızların ve erkeklerin elleri birleşiyor, pistin ortasında bir halka oluşuyor. Birkaç genç kız konuklara baklava ve lokum ikram ediyor. Göğüslerindeki karttan görevli oldukları belli. Baklava ikram eden saçları kıvırcık genç kızın göğsündeki kartta ay yıldız var. Üzerinde de adı yazılı. Kutunun üzerindeki yazıya bakılırsa Karaköy'deki Güllüoğlu'ndan alınmış baklavayla Aylin sabırla kalabalık arasında dolaşıyor.

Elindeki fotoğraf makinasından gazeteci olduğu anlaşılan bir erkek Aylin'i durduruyor, baklavayla poz vermesini istiyor. Aylin gözleri parıldayarak gülümsüyor. Bu sırada halay yerini Mustafa Sandal'a bırakıyor. Halay için kenetlenen erkek elleri üzülerek ayrılıyor.

Gazetecinin gözüne bu kez kırmızı tişörtlü bir genç kız takılıyor. Kırmızı tişörtünün üzerinde beyaz harflerle bir internet sitesinin adresi var. Altında da kocaman harflerle 'FARKETMEZ' yazısı.

Gazeteci, neyin fark etmediği sorusuna kafasında yanıt bulmaya çalışırken, profesyonel mankenlere benzeyen pozlar vermeye çalışan sempatik genç kızın resimlerini çekiyor. "Acaba ne fark etmiyor?" sorusu kafasında hala yanıtsız.

Aradan birkaç gün geçiyor. Genç kızın üzerindeki tişörtte yazılı internet sitesinin adı aklına geliyor gazetecinin. www.turkey.ru adresini tıklıyor.

Burası Türkiye ile ilgili Rusça bir site. Bu kez forum bölümüne yöneliyor. Yüzlerce, binlerce mesajın atıldığı bir yer burası. Mesajların yanlarında da yazanların isimleri var. Önce Aylin'in adını görüyor. Sonra 'FARKETMEZ'i.

Ardından Kardelen, Gamze, Afacan, Bacı, Selvi, Bale ve diğerleri... Kısa sürede durumu anlıyor. Burası, Türkiye'yi seven Rus genç kızların kendi aralarında haberleştiği bir forum. Türkçe isimler tabii takma. Çünkü gerçek adları Alis, Anna, Katerina, Nataşa, Marina. Mesela Aylin aslında Olyesa'nın takma adı. 'FARKETMEZ'de, Lena'nın.

Burada yazan genç kızlar birkaç gün önce Moskova'daki bir diskotekte Türk gecesi düzenleyenlerin ta kendisi. Hem de hiçbir yönlendirme olmadan, tümüyle gönüllü olarak. Ortak özellikleri, en az birkaç kere Türkiye'ye gitmiş ve çok beğenmiş olmaları. Beğenmek ne kelime, Türkiye onlar için bir çeşit aşk, hatta tutku halini almış.

Her yıl tatil için Türkiye'ye giden bir milyon Rus vatandaşından farklı olarak onlar Türkiye'yi öğrenmek istemiş. Antalya Havaalanıotobüs tatil köyü üçgeni dışında Türkiye'yi hiç bilmeyenlerin tersine bu genç kızlar tutuldukları ülkeyi tanımak için çaba göstermiş.

İnsanlarını, yemeklerini, tarihini, kültürünü araştırmışlar. Kimi ülkeye, kimi insanlarına tutulmuş, kimi de diline.

İlk bakışta karşılıksız bir aşk bu. Öyle ya, Türkiye'nin kalkıp "Ben de sizi çok seviyorum," diyecek hali yok ya Rus kızlara. Yoksa demiş olabilir mi? Çünkü kızlar hallerinden çok memnun. Öyle tek yanlı bir aşk acısı çekere benzemiyorlar.

Bu forumda Türkiye ve Türklerle ilgili akla gelen konuşuluyor.


Cep telefonuna Türkiye'deki erkek arkadaşından Türkçe mesaj gelen genç kızın çeviri için yardım isteyebileceği ilk insanlar sanal ortamdaki dostları.

Türkiye'den gelen "Seni buraya davet edecektim ama bu sıralar çok işim var. Seni sonra ararım... mesajının aslında soğuk bir terkediş olduğunu Türkçe bilen diğerleri hemen anlıyor. Arkadaşları için üzülseler de, mesajı Rusçaya çevirmek zorundalar. Ama mutlu haberleri, örneğin "Tamam yarın Moskova'ya geliyorum. İki hafta kalacağım..." mesajını Rusçaya çevirmek kızlar için çok keyifli.

Bir başkası, Fenerbahçe Beşiktaş maçını Moskova'daki Fenerbahçeliler Derneği'nde seyrettiğini anlatıyor ve "Gol atınca birbirlerine nasıl sarıldıklarını görecektiniz. Ama maç maalesef 22-bitince ölüm sessizliği içinde dağıldılar," diyor ve gizlemediği bir gururla ekliyor, "Üstümde dernek başkanının hediye ettiği Fenerbahçe formasıyla maçı seyrettim."

Kısacası forumda Türkiye ve Türklerle ile ilgili bilgiler, deneyimler, anılar ve duygular paylaşılıyor. Ama burasını genç kızların sadece havadan sudan, yani erkeklerden konuştuğu bir forum sanmak doğru değil. Daha birkaç gün önce forumda hararetle tartışılan konu, Türkiye'nin topraklarındaki anıtlara, sanat eserlerine, hatta şehirlerine neden yeterince saygı göstermediği sorusuydu. Bir genç kız şunları yazıyordu:

"İstanbul'a ilk kez gideceğimi öğrenen Rus arkadaşlarım bir rüya kentiyle karşılaşacağımı söylemişti. Ama gördüklerimi anlatmak için 'şok' kelimesinden başka bir ifade bulamıyorum. İstiklal Caddesi'ne gittiğimde ki anladığım kadarıyla burası İstanbul'un en ünlü yerlerinden biri, sanki karşımda 2. Dünya Savaşı'nda abluka altındaki Leningrad'ı gördüm. Pis sokaklar. Çoğu camsız, yarısı yıkılmış eski evler. Hesapta bu evler onarılıyormuş...Ne yazık ki, bizler Türk kültürü için onlardan fazla kaygılanıyoruz."

Türkiye'yi çok seven, yaşamlarının büyük bölümü Türkiye'yi düşünerek, konuşarak, düşleyerek geçen insanların öyküsü böyle.

Rusya'da Türkiye'yi yaşatan çok sayıda Türk tanıyan gazeteci, aynı duyguların bazı Ruslar tarafından paylaşılmasından etkileniyor, sarsılıyor.

Siteden ayrıldığında kaç gündür aklına takılan sorunun yanıtını artık biliyor. 'FARKETMEZ' yazısının aslında muziplik, basit bir şaka olduğunu anlıyor. Çünkü forumdaki Rus genç kızlarının "Bi-zim için fark etmez," diyebileceği, kayıtsız kalabileceği en son ülke Türkiye.


Gazeteci Cenk Başlamış'ın "Rusya'nın Sırları" kitabından alınmıştır.

20 yıl önce, 20 yıl sonra... Rusya'daki bir Türk vakanüvisin not defterinden



SUAT TAŞPINAR


Yıl 1997. Moskova... Henüz bu topraklarda kendimizi “bir avuç Türk” saydığımız ve uçakta neredeyse herkesin birbirini tanıdığı zamanlar... Türkiye'nin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner ile birlikte bankasının kurdelasını kesen Hüsnü Özyeğin, yeni hayallerin peşinde yelken açıyor. İlk adıyla Finansbank, dün gece 20. yaşını kutladığımız Müzik Evi'ne bir taş atımı mesafedeki ilk ofisinde Rusya'da bankacılığa “vira” diyor... Yine Enka'nın, Türk inşaatçıların elinden çıkma görkemli bir binada... Enka'nın patronu Şarık Tara'nın büyük desteği ile... 

Şairin, “Günler saatler geçmek bilmez ama yıllar çok çabuk geçer” demesi boşa değil... Tam 20 yıl geçmiş üstünden.


Gerçi bir insanın “dün gibi hatırladığı” 20 yıllık anılarının olması, Rusların deyişiyle “starost ne radost” günlerinin eşiğinde olduğunuzun ilk işaret fişeğidir. Ama fotoğraflarını tozlu arşivde arayıp bulamasam da, o anlar net bir fotoğraf gibi gözümün önünde. O günün heyecanı, koşuşturması... Genç yaşında kalp krizinden kaybettiğimiz ilk genel müdür, sevgili Tamer Özatakul... Şimdi kendi bankasıyla Rusya'da yoluna devam eden, o zamanki yardımcısı ve sonraki genel müdür Sipahi Haktanır ve küçük, genç bir ekip...

Hüsnü Özyeğin, ilk kez 1984'te Turgut Özal ile genç bir işadamı olarak gelip SSCB'nin potansiyelini gördüğü bu topraklarda en büyük başarı öykülerinden birini yazan duayen isim. Dün gece Credit Europe Bank'ın yaşgünü gecesine gözler onu ararken, tatsız haber ulaştı: Bir gece önce klima çarpmış, ateşi çıkmış ve otel odasında dinlenmeye mecbur kalmıştı.

Yıllardır hepsine, Rusya'da yaşayan Türkler olarak  “bizzat kendi başarımız” gibi sarıldığımız ve gururlandığımız bir öykünün daha vakanüvisi olmanın keyfini yaşıyorduk dün gece...


Rusya gibi, SSCB sonrası en eski şirketin bile ömrünün çeyrek asrı bulmadığı bir ülkede, bir Türk iş adamının hayaliyle başlayan proje 20 yaşına basıyordu... Hem de her yıl üstüne daha fazlasını koyarak... Ülkenin en büyük, en başarılı özel bankalarından biri olarak... 

Moskova'nın simgelerinden Müzik Evi'nin muhteşem salonunda, Kızılordu korosunun gökkubbeyi çınlatan şarkılarını dinlerken, yine yıllar öncesinin anıları canlandı...


20. yaşını kutladığımız banka gibi, bugün Rusya'da en önemli klasik müzik konserlerinin verildiği bu salon da “bizim”di çünkü!

Başkentin yeni devrinin mimari simgelerinden olan Müzik Evi, Enka'nın Moskova'ya vurduğu damgalardan belki de en güzeliydi. İnşaatın soluk soluğa devam ettiği, vaat edilen tarihe yetiştirmek için işçilerin geceli gündüzlü çalıştıkları günleri hatırladım... 14 yıl öncesini...


Daha ambalajı yeni açılmış koltuklar monte edilirken, Enka'daki dostlar sayesinde fotoğraf çekmek için özel izinle girdiğim bu görkemli salonda koşuşturan genç işçilerimizi...


Akustik kontrol için hazırlık yapılırken, ustabaşının ısrarına dayanamayan bir işçinin hançeresini yırtarcasına söylemeye başladığı Anadolu türküsünün gökkubbede yankılanmasını...


Dünyaya nam salmış sopranolar, tenorlar aryalarını okumadan evvel o salonda ilk bizim türkümüzün söylenmesini... Putin'in son anda gelip de, alışıldığı gibi ön sırada değil, ortalarda bir koltuğa oturup ünlü şef Vladimir Spivakov'un yönettiği Ulusal Filarmoni Orkestrası konserini izlemesini...


Yanımda oturan yaşlı bir Rus'un karısına dönüp, "Türkler yapmış burayı. İyi biliyorlar işlerini" deyişini, o sözleri, sanki inşaatına kum taşımışım gibi göğsüm gururla kabararak dinleyişimi... 

Dün gece CEB'in 20. yılını kutlarken, Türk toplumu olarak bu ülkede ne çok şey başardığımızı, ne çok “sıfırdan zirveye” başarı öykülerinin kahramanı olduğumuzu düşündüm.


Rusya'ya ne kadar derin izler bırakıp damgamızı bastığımızı ve onun bizim hayatımızda ne kadar derin izler bıraktığını düşündüm.

20 yılın bu coğrafyada kanatlı bir at gibi, mitolojinin Pegasus'u gibi akıp gittiği hissine kapıldım.

Etraf, akıp giden yıllar içinde “buralı” olan, başarı öyküleri yazan insanlarla doluydu. Bir yanda Rusya'ya sırf askerliğini erteletebilmek için aşçı olarak gelip bugün en büyük et üreticilerinden biri olan Mustafa Çalkan vardı... Yanında, Rusya'nın raflarını bir uçtan öbür uca Evyap sabunları ile doldurduğu “fi tarihi”nden beri bildiğim, “atom karınca” dediğim şimdinin inşaat sektöründe hızla yükselen ismi Bahattin Demirbilek... Bir yanda Credit Europe'un bugünlere gelmesinde büyük payı olan isimlerden Sipahi Haktanır, Murat Başbay, yanlarında şimdi dümendeki kaptan olan Haluk Aydınoğlu... Yanı başında, vitrine çıkmayı pek sevmeyen ve yıllardır Fiba'nın perakende tekstil operasyonlarını Rusya'da zirveye taşıyan, bu muhteşem kariyerine ara vermeksizin iki dünya tatlısı kızını da büyüten eşi Yeşim Bulum Aydınoğlu... Onlarla sohbette, Emniyet amiriyken siyasi görüşlerinden dolayı atılıp Rusya'da hem işindeki başarısı, hem Nazım anma törenlerindeki rolüyle öne çıkan Ali Galip Savaşır... Başınızı ne yana çevirseniz yıllar içinde çoğunu yazdığım, bazıları hala yazılmayı bekleyen başarı öyküleriyle doluydu dün gece...

CEB'in 20. yıl gecesi hem bize “neler başardığımızı” hatırlattı, hem daha neler başarabileceğimize dair umut ve moral aşıladı...

Evet, Rusya'da çok zor bir dönemden geçiyoruz... Evet, bir yandan uçak krizi, öbür yandan Rusya'nın kendi ekonomik krizi üstümüzden silindir gibi geçti...

Ama vazgeçmeyen, yoluna devam edenler, önündeki ağaçtan çok karşıdaki ormana bakanlar eninden sonunda hep kazandı. Tıpkı, satışın eşiğinden dönen ve o planı rafa kaldırıp Rusya'ya daha da sağlam basan CEB gibi...


Son tahlilde insan, bir gerçeği teslim etmezse “haksızlık edeceği” hissine kapılıyor ve huşu içinde şu sözlere sığınıyor:

“Bize ne kadar çok şey verdin Rusya...”

12 Eylül 2017 Salı

"Damat çatlatacak" bir Rus mutfağı yazısı: Ne aldı, ne verdi, nesiyle meşhur?




SSCB yıllarında "yokluk" içinde unutulan, farklı halkların yemekleri ile harmanlanan, son yıllarda şaşaalı restoranlar ve "İmparatorluk tarifleri" ile yeniden hatırlanan ve yaygınlaşan Rus mutfağı, son dönemde yine tartışma konusu. Tartışmalar, "Yekpare bir Rus mutfağı var mı?" sorusunda düğümleniyor.

Bu vesile ile, Gazeta.ru, ünlü Rus yemek tarihçisi Pavel Syutkin'e Moskova mutfağının tarihini sordu.

Syutkin'e göre, Moskova mutfağının esası "vıpeçka", yani hamur işi. Önceleri bayram yiyeceği olarak tüketilen hamur işleri şehrin ticaret ve iş geçmişine ayak uydurarak ara öğünlerde tüketilecek bir atıştırmalık halini alıyor.

Rusya'nın başkenti ve vitrini olan Moskova bir metropol, mutfağı da komşuların en iyi yemeklerini benimsemiş bir metropol mutfağı: Valday'dan "baranka" (simit şeklinde bir peksimet), Urallardan pelmeni (mantı), Avrupa'dan mayonezli salatalar ve Kafkasya'dan "şaşlık", yani şiş kebap bugün artık Moskova'da tüketilen vazgeçilmez lezzetlerden.

Pavel Syutkin günümüzde şehir mutfağına hükmeder görünen fast food restoranlarının, pizza ve suşilerin önemini abartmamak gerektiği görüşünde.

Tarihçi, Sovyet döneminde rejimin tüm özendirmelerine karşı dışarıda yenen yemeğin evde yenenin yalnızca yüzde 15-20'sine karşılık geldiğini hatırlatıyor.

Bugün de durum farklı değil.

Evlerde hala en sık hazırlanan yemekler borş, rassolnik, Kiev usulü köfte, denizci makarnası, omlet, solyanka, Olivye salatası (Rus salatası) ve selyodka pod şuboy (rende turp ve ringa balığı ile hazırlanan bir salata).

Syutkin Rusyalıların restoranlarda bir elli yıl daha pizzay seve seve tüketeceğini, sonra zamanında pelmeni, yani mantının başına gelenin pizzanın da başına geleceğini ve Rus mutfağının bir parçası olacağını söylüyor.

Tarihçi yekpare bir İtalyan mutfağının olmadığı gibi, Rus mutfağının da olmadığını, "milli mutfağın" ulusun tarihine paralel olarak gelişim gösterdiğini hatırlatıyor.

Tatar istilası üzüm, kuru meyve ve yağda kızartma adetlerini getirirken, Bizans ile ilişkiler Rusya'yı greçka (karabuğday), sebzeler ve baharatlarla tanıştırıyor.

Petro öncesi yabancılara nispeten kapalı bir toplum olan Rusya genç çarın Hollanda'dan getirdiği ustalarla birlikte Avrupa usulü bira, sosis ve sucuğu öğreniyor.

1812 Kurtuluş Savaşı sonrası Rus mutfağı Fransız etkisi altında incelik kazanırken meşhur Sovyet yönetici Anastas Mikoyan'ın Amerika seyahati sonrası hamburger, meyve suları ve yeni tahıllarla tanışıyor.

Pavel Syutkin 'Yabancılar Rus mutfağından ne almış?' sorusunu yanıtlarken Rus mutfağının orta çağda komşularında ödünç alma isteğinden ziyade, merak ve şaşkınlık uyandırdığını söylüyor.

XIX. yüzyılda ise işler değişiyor. Borş, kulebyaka, meşhur Guryev kaşası ve Rus usulü mersin balığı bu dönemden itibaren Batıda ilgi gören Rus yemeklerinden. Meze masası da yine Batılıların sevdiği ve benimsediği Rus adetlerinden.


Alkollü içeceklere gelince...

Rusların geleneksel içkisi yaygın kanının aksine votka değil, bira ve medovuha. Medovuha 8-12 derece arası sertliğe sahip bal esaslı bir mayalı içki. İmbik teknolojisinin Rusya'ya gelişi ise XV-XVI. yüzyıllara rastlıyor. O yıllarda yaygın çavdar tarımının yapıldığı ülkenin sert içkici çavdar esaslı polugar. Votka tabiri, bu yıllarda polugarın meyveli ve böğürtlenli likörleri için kullanılıyor.

Metro’da ilk seyahat

Kaynak: http://turkrus.com/

Metin Uçar, Moskova'da işi ile evi arasında gidip gelenlerden değil, bu şehri ve hayatı "derinlemesine" yaşayanlardan biri. Çeyrek yüzyılı aşan Rusya hayatından gözlemlerini kaleme alan, mükemmel Rusçası ile paylaşan, üreten bir isim. Son olarak Uçar'ın bir makalesi,  tirajı 1 milyonu bulan ve tıpkı dünyanın pek çok metropolünde olduğu gibi Moskova'nın metro istasyonlarında da dağıtılan "Metro" gazetesinde yayınlandı. Makale, şehrin 870. kuruluş yıldönümünde, Moskovalı anılar yazı yarışmasında yayınlandı ve 90'lı yıllarım başında gelen ilk Türk inşaatçıların hayatından renkli bir kesiti paylaştı:

Metro’da ilk seyahat

90’lı yıllardı. Yolumuz Moskova’ya düşmüştü. Bir inşaatta çalışıyorduk. Ancak dört ay sonra şehri gezme imkanımız olmuştu. Göreceğimiz yerler listesindeki en önemli hedeflerimizden biri tabii ki Moskova Metrosu’ydu. Bir yandan dünyanın en küçük de olsa metrosuna sahip olduğumuz için gurur duyuyorduk. Bu İstanbul’daki ‘Tünel’ idi. Şimdi 142 yaşında. Evet, evet 142! Sadece iki istasyonu var. Birinci ve sonuncu. Diğer yandan Moskova Metrosu deyince mesele çok farklı. Hem büyüklük hem de mimari güzelliği bakımından dünyada eşi olmadığını biliyorduk.
 
Tercüman olduğum için formen ve mühendislerden oluşan dört kişilik grubun lideri olmuştum kendiliğinden. Şimdi adını hatırlamıyorum, ancak istasyonlardan birinde metroya indik ve şimdi vagonda seyahat ediyorduk. Her şey çok ilginçti, istasyonlar, insanlar, metro vagonları. Tıpkı bugün gibi hatırlıyorum: Metrodaki tüm istasyonları bir kerede gezebileceğimi öğrendiğimde şaşkınlığımın sınırı yoktu. Moskova’nın tümünü görebilirim diye düşünmüştüm. Memleketinde metro olmayan bir insan için her şey çok heyecan vericiydi ve şaşırtıcıydı!
 
Hem gidiyor hem de kaç istasyon geçtiğimizi sayıyorduk. Sağ salim aynı istasyona geri dönebilmek için. Bir yerde başka bir hatta geçelim dedik. Demez olaydık! Sonuçta yolumuzu kaybetmiştik... Geçtiğimiz istasyon sayısını karıştırdığımızı düşünüyorduk. Elimdeki haritadan istasyon adlarını kontrol ediyordum, ancak hiçbir şey anlayamıyordum. Arkadaşlarımdan biri kafamın karıştığını farkedince söylenmeye başladı, diğeri neredeyse bayılacak hale gelmişti. Meğerse kapalı yer korkusu varmış. Israrla dışarı çıkmamızı istiyorlardı. Hepsi bir ağızdan, ‘herhangi bir istasyondan dışarı çıkabilir miyiz?’ diye soruyordu. Çıkabiliriz diye cevap verdiğimde gözlerinde beliren mutluluğu şimdi gibi hatırlıyorum.


Sonuçta Kızıl Meydana yakın bir yerde yeryüzüne çıktık. Masalsı bir kar yağıyordu. Yaşadığımız sıkıntılar anında unutulmuştu. 27 yıldır metro en vazgeçilmez ve sevdiğim
taşıma sistemidir. Bu süre içinde metroda çok macera yaşadım. Ancak sizlere anlattığım o ilk maceranın anısı unutulmazlar arasında.