Moskova

Moskova

21 Ekim 2017 Cumartesi

Sevgisizlik Bulaşıcıdır

Nuran Durmaz



Dönüş, Sürgün, Elena ve Leviathan filmlerinden tanıdığımız Andrey Zvyagintsev’in Sevgisiz (Nelyubov) adlı filmi Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmüştü. Film Ekimi kapsamında gösterilen Nelyubov’da, günümüz Rusya’sında yaşanan bir kayıp hikâyesi anlatılıyor. Zvyagintsev, çoğunlukla yaptığı gibi, bu filminde de toplumsal felaketlerin izini bireysel yaşantıların derinlerinde sürüyor. Adını tam olarak koyduğu gibi, sevgisizlik üzerinden bir toplum eleştirisi getiriyor.

Soğuk bir film, Sevgisiz. Daha açılış sahnesinden, size soğuk bir hikâye anlatacağım diyor yönetmen, hazırlayın kendinizi. Filmin başında gördüğümüz okul binasının soğukluğu, zilin çalmasıyla fırlayarak kendilerini o sevimsiz binadan dışarı atan çocukların sesleriyle bir an olsun kırılır. Ormanda dolaşırken bulduğu bir şeridi bir sopanın ucuna bağlayıp ağaç dalına fırlatır çocuk. Orada artık kimsenin gözüne çarpmayacaktır o şerit. Önemine dikkat çekilmesi gereken alanları işaretlemek için kullanılan o şeride kimse dönüp bakmayacaktır. Tıpkı çocuğa kimsenin bakmadığı gibi. En çok gözönünde olması, en fazla özen gösterilmesi gereken çocuk an gelir yok olur. Seyirci olarak bizde bile iz bırakmadan kaybolup gider. Filmin başlarında çok az görürüz kendisini. Sonrasında, boşanma aşamasındaki çiftin kavgaları, yeni sevgilileriyle kendilerine yeni hayat kurma çabaları arasında gittikçe artan gerilim sürerken, peki çocuk nerede, ona ne oldu dediğimizde, aslında çocuğun çoktan beri, belki doğduğundan beri kayıp olduğunu anlarız. Arama timlerinin çocuğu bulup bulamamasının hiçbir önemi yoktur artık. Onu sevgiyle sahiplenecek kimse bulunmadığı sürece çocuk zaten kayıptır ve felaketten felakete sürüklenmektedir.

İşten atılmamak ve kredi borçlarını ödeyebilmek için her şeyi yapmaya hazır görünen baba, aşırı dindar işvereninin, ailesi olmayanları kapı dışarı ettiğini bildiğinden, iyi bir aile babası gibi görünmenin her türlü sahtekâr yolunu araştırır da, oğluna babalık yapmayı hiç düşünmez. Bir üst sınıftan sevgilisiyle kendine yepyeni bir hayat kurmanın peşindeki anne ise boşandıktan sonra oğlunu yetimhaneye bırakma fikrinden en ufak rahatsızlık duymaz. Zvyagintsev, belli ki konunun altını iyice çizmek istemiş ve sevgisizliği en uç noktada yaşayan karakterler yaratmıştır. Gittikçe babasına benzediğini düşündüğü oğluna hiç yakınlık duymayan kadının nasıl bu kadar katı olabildiğini anlamamız için anneanneyi kısacık bir sahnede görmemiz yeterli olur. Sevgisizlik, toplumda hastalık yapan bulaşıcı bir virüs gibi yayılmıştır ve yayılmaya devam etmektedir.

Bir ara, 2012 yılının sonuna doğru çılgınca büyüyen, dünyanın sonu mu geliyor tartışmalarına kulak misafiri oluruz. Gerçekten dünyanın sonu mu gelmektedir? Filmi izlerken bundan hiç şüphemiz kalmaz. Dünyanın sonu çoktan gelmiştir. İnsanların bencil ihtiyaçlarından başka bir şey düşünmediği; sadece statü, para ve kişisel taleplerine odaklandığı bir dünyada, kimsenin kimseyi sevmeyi beceremediği bir dünyada hayat var denebilir mi?

Dünyada neden bu kadar çok kötülük var? Leviathan filminde de bu sorunun üzerinde fazlasıyla duran yönetmen, bu filmde de aynı sorunu dert ediyor. Bu yönden bakıldığında, yönetmenin büyük Rus edebiyatı geleneğini takip ettiği söylenebilir. Diğer yandan, Rus edebiyatında örneklerini gördüğümüz karakterler çoğunlukla karmaşık ruh hallerine, zaman zaman belli ölçülerde iyi yönlerini de görebildiğimiz farklı kişilik özelliklerine sahiplerdir. Dostoyevski’den örnek verecek olursak, Raskolnikov gibi genç bir öğrenci veya Karamazov gibi bir toprak sahibi, derinine indikçe kazmaya devam etmek isteyeceğiniz zenginlikte karakterlerdir. Filmdeki ana karakterlerin ise, hakkında konuşmak dahi istemeyeceğiniz kadar sığ insanlar olduklarını görüyoruz. İnsanlar bu kadar mı sığlaştı, yoksa filmi eleştirebileceğimiz bir zayıflık mıdır karakterlerin bu kadar sığ olmaları? Bana göre, her ikisi de geçerli. Evet, günümüzde insanların büyükbir kısmının gittikçe daha da basit düzeyde yaşamaya yöneldikleri söylenebilir. Diğer taraftan, karakterleri biraz daha derinden görebileceğimiz, belki içlerindeki iyiliğin de bir ölçüde var olduğunu, tamamen yok olmadığını hissedebileceğimiz farklı yönleri de ortaya konulmuş olsaydı, film daha da üst perdeden bir anlatıma ulaşabilirdi demek de mümkündür.

Toplum normlarını pek çok farklı açıdan eleştirmesi de, filmi başarılı kılan yönlerden biri. Boris’in patronuna şirin görünmek için evlenip çocuk sahibi olmak istemesi; Zhenya’nın annesinden kurtulabilmek için evlenip çocuğunu doğurmayı seçmesi; toplumun insanları çocuklu aile yapılarına itelediğini gösterir. Ama ne var ki, artık yaşadığımız dünyanın koşulları aile kurumunu destekler nitelikte değil. Boşanma oranları tüm dünyada hızla artarken neden toplumlar hâlâ insanları evlenip çocuk yapmaya teşvik eder? Çoğu insan anne veya baba olmanın sorumluluğunu almaya hazır değilken, almak istemezken, neden çocuk sahibi olmak bu kadar desteklenir? Zorunluluk sonucu dünyaya gelen çocukların sevgisiz büyüme ihtimali ve bunun beraberinde getirdiği toplumsal felaketleri altını çize çize, tekrar tekrar söylüyor film bize. Sevgisizlik, toplumları içten içe çürüten büyük bir hastalıktır. Ve bu hastalık çocuk yaşta, hatta bebekken kapılır, asla iyileşmediği gibi, hızla yayılır.

Yönetmen, Leviathan filminde kapsamlı şekilde ele aldığı devlet kurumlarının çürümüşlüğü konusuna bu filmde de değinmeden geçmiyor. Kayıp çocuğun bulunması için en ufak bir girişimde dahi bulunmadıklarını görürüz polislerin. Olay doğrudan gönüllü toplum kuruluşuna yönlendirilir. Filmde tek iyi ve doğru işleyen yapı ise bu gönüllü organizasyonudur. Belki insanlığa dair tek bir umut varsa, bu umudun gönüllü girişimlerden geçtiğini düşünebiliriz. Filmin hemen her sahnesinde toplumsal çürümenin izleri görülür. Alkolizm, hedonizm, cep telefonuna bağımlılık ve selfie çılgınlığı bir yanda; Ukrayna’da yaşandığı üzere toplumsal travmalar diğer yanda… Evet, günümüz dünyasının bir özetidir gördüklerimiz.

Başında olduğu gibi sonunda da oldukça soğuk bir sahneyle biter film. Rusya soğuğu, kar soğuğu, sevgisizliğin soğuğu… Baştan bir sonraki sahne çocukların neşeli sesleriyle şenlenmiştir, sondan bir önceki sahne ise bize aynı duyguyu tekrar hatırlatır. Çocukların kahkahaları hayatımızdaki soğukluğu kırabilir. Eğer onlara dönüp bakabilir, yeni umutlar yeşertmeyi başarabilirsek.
(ND/AS)


Nuran Durmaz

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. İlk romanı Kayıp Düşler Peşinde 2013 yılında, ikinci romanı Salyangozun Yolculuğu 2016 yılında yayımlandı. Halen yönetim danışmanlığı alanında çalışıyor ve İstanbul’da yaşıyor.

20 Ekim 2017 Cuma

Gorbaçov mu, Gorbaçev mi?



"DİL YARESİ" MEVZULARI: 

Seksenli yıllardı. Glasnost (Açıklık) ve Perestroyka (Yeniden yapılanma) süreci devam ediyordu. Türk basın-yayın organları da tabii ki tüm dünya gibi bu konulara geniş yer vermekteydi. Ancak ilginç bir durum gözleniyordu. Gazetenin biri Gorbaçev yazarken bir diğeri Gorbaçov, bir üçüncüsü Gorbachev yazıyordu. Konu bir makaleye dahi konu olmuştu. Makalenin sahibi ‘Gorbaçov mu, Gorbaçev mi?’ diye soruyordu.

İlk Türk inşaatçıların Rusya’ya gelmeye başladığı 1989 yılından bu yana tam 28 yıl geçti. Rusya ve Türkiye arasında aşktan, evliliklerden, gaz boru hatlarına, nükleer santrallere, turizmden bankacılığa birçok alanda sıkı ilişkiler kuruldu. Bu yazıda aslında çoktan çözülmüş olması gereken bir konudan bahsedeceğiz.

Soru şöyle: Ruslar ve Türkler birbirlerinin özel isimlerini doğru yazabiliyor mu?

Bize sorarsanız bu konuda kocaman bir soru işareti  var.

Türkçe isimlerin Rusça’ya çevrilmesinde olduğu gibi Rusça isimlerin Türkçe’ye çevrilmesinde de farklı kullanımların olduğu anlaşılıyor.

Velhasıl 28 önce sorulan ‘Gorbaçev mi Gorbaçov mu?’ sorusu hala aktüel.

Facebook’ta sohbet niteliğindeki paylaşımların yanı sıra bazen ciddi konular da ‘ekran’a yatırılıyor. Bir süredir devam eden ve özünü yukarıda bahsettiğimiz konunun oluşturduğu bir tartışma dikkatimizi çekti.

Her şey ‘mürekkep yalamış’ bir A.Ü. D.T.C.F. Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü mezununun ‘Bugüne kadar Savaş ve Barış’ı, Suç ve Ceza’yı, Babalar ve Oğullar’ı İngilizce ya da Fransızca çevirisinden okumuşuz’ demesiyle başladı diyebiliriz.

Rusça isimlerin yazılışı konusu ondan önce de birçok kişinin kafasını kurcalamıştı ancak ilk defa konu edebiyat alanına taşınıyordu.

Çünkü Rusça orijinalinden edebi eserleri çevirme yolunda çevirmenin karşısına bu sorun çıkacaktı. Kendisinden önce yapılmış çevirilerin kaynağı Rusça orijinali olmadığı için özel isimlerin yazılımı konusunda da artık yerleşmiş, değiştirilmesi önceki, saygın çevirmenlerin çalışmalarına saygısızlık olarak algılanabilecek örnekler söz konusuydu.

Mesela, Çarlık Rusyası’nın başkenti Peterburg bu eserlerde Petersburg olarak geçmişti hep. Şimdi bunu Peterburg olarak yazmak (ki doğrusu budur!) Rusça orijinalden edebi çeviri yapma işinde daha başından başarısız kabul edilme riski taşıyordu.

Çevirmenin Rusça orijinalinden çevirisi ile Dostoyevskiy’in birkaç satırı görsel olarak Facebook’a düşünce o ‘eski konu’ yeniden alevleniverdi.

Çünkü yine A.Ü. D.T.C.F. Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu başka bir çevirmen şöyle bir soru yöneltmişti: ‘Peterburg’a ne dersin?’ Bu, Rusça ve Türkçe isimlerin yazılışı konusunda hassas bir çevirmendi. İşi Moskova’daki T.C. Konsolosluğu’nun Rusça isimlerin İngilizce transkripsiyonla yazılması talebine karşı çıkmaya ve bu nedenle ‘sorunlu isimler’ söz konusu olduğunda çeviri yapmamaya kadar götüren bir radikaldi. Yukarıdaki sorusunun nedeni de buydu zaten.

Velhasıl bu sorunun ardından paylaşıma katılan diğer insanlar (Rusça bildikleri belli olan) Rusça isimlerin nasıl yazılacağı konusunda akademik olmasa da kayda değer bir görüş alışverişine başladılar. Ortaya bir sürü sorunlu isim döküldü tabii bu arada.

Bu isimleri burada nasıl yazacağımız konusunda bile tereddütlüydük ve örnekleri bu yazıya taşımamaya karar verdik. Ne de olsa dilbilim otoritesi değiliz.

Dolayısıyla üzerinde ciddi akademik bir çalışma yapılması gereken böylesi bir konuda her biri Rusça bilen kişilerin tartışmasına da taraf olmak istemeyiz doğrusu. Velhasıl biz sorunun olduğunu belirtmekle yetinelim ve çözümü için dilbilim uzmanlarının çalışma yapması gerektiği hususuna dikkat çekelim. Ne de olsa 28 yıla aşkın Rusya Türkiye ilişkileri böyle bir katkıyı hak ediyor.

TürkRus.Com editörleri

15 Ekim 2017 Pazar

Kazan günlüğü: Bir ayağı doğuda bir ayağı batıda


İlber Ortaylı



Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Bu bolluğun arkasında uzun ve bizi çok yakından ilgilendiren bir tarih var.

KAZAN Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün (eski Sovyet Rusya’sında ‘enstitü’ denir) davetlisi olarak bu hafta başı Tataristan’daydım. Kazan Üniversitesi eski bir kurum ve Rusya İmparatorluğu’nun tarih itibariyle üçüncü en eski üniversitesi. 18’inci asırdan beri hizmet veriyor.


Aklınıza gelen tüm büyük adamlar ya buranın mezunu ya da burada okumuşlar. Tolstoy, buradaki Şark Dilleri Bölümü’nü bitirmeden terk etti; Lenin, ağabeyinin suikasta karışması dolayısıyla önce hukuk fakültesinden atıldı, bilahare müracaat ederek açıktan imtihanla bitirdi. Protestanlığa geçerek Alexander adını alan Ebu Musa Kazım Bey bu üniversitenin ünlü Türkologlarından.

TÜRK DÜNYASININ EN ÇOK SANATÇI YETİŞTİREN HALKI

Kazan aynı zamanda Rusya Müslümanlarının önemli bir dini ilimler merkezi. Türk dili ve araştırmaları tarihi de onun için burada inkişaf etmiş. Çünkü insanlar hem Rusya İmparatorluğu’nun coğrafyasını tanıyorlar, hem de Arapça, Farsça gibi dilleri icabında ta Kahire’deki El-Ezher’e gidip öğreniyorlar.


İstanbul’da okuyan Kazanlı münevverin sayısı hiç az değil. Müzik bakımından hem Doğu hem de Batı müziğini benimseyen bir halk. Galiba sadece Türk dünyasının değil bütün Doğu dünyasının Batı müziğiyle en çok temasta olan, sanatçı yetiştiren halkı Kazanlı Tatarlar. Bunda tabii Rus kültür dünyasıyla yakın ilişkinin de rolü var.

TARİHİN ÖNEMLİ FİGÜRLERİNİN ANAYURDU

Kazan hem Rusya’nın zenginlik ve kültürünü, hem Doğu’nun ilmini ve Müslümanlığını barındıran bir ülkeydi. Bütün Rusya’nın en müteşebbis zenginleri buradan çıkmıştır. Mesela Yusuf Akçura’nın ailesi Akçurinler bütün Rusya çapında hatta Amerika’da bile şubeleri olan bir ticarethane sahibiydiler. Türk inkılabının yakından tanıdığı Sadri Maksudi’nin damat girdiği aile de böyle. Zeki Velidi Togan ki Başkurdistan Cumhuriyeti’ni kurdu, tarihi coğrafya ilminin en önemli isimlerindendir. Rusya’da Arap harfli ilk matbaa bu bölgede çıktığı gibi Türkoloji ilmi de burada önemli ilerlemeler kaydetti.

YENİ ZENGİNLİK  KAYNAĞI TARIM

Bugünkü Tataristan, eski Sovyet coğrafyasının istisnasız en eşitlikçi, en müreffeh olarak yaşayan kısmıdır. Fert başına milli gelir 12 bin doların üstünde. Petrol kaynakları ve sanayi altyapısı çok iyi kullanıldığı için şehirlerde bir düzen, temizlik ve zenginlik var. Perestroika devrindeki Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev, fevkalade zeki bir politikacı. Nur Sultan Nazarbayev’le birlikte, bu coğrafyada makul ve ustalıklı hareketle kalkınmayı sağlayan iki devlet adamından biri. En önemli özelliği de Tataristan’da tarıma önem vermesi, bunu teşvik etmesi. Sovyet döneminde herkesin ihmal ettiği, sorular dolu sektör şimdi Tataristan’da bir zenginlik ve rahatlık kaynağı. Kazan halkı, eski reisicumhurları Mintimer Şeymiyev’i seviyor. Şimdiki cumhurbaşkanı Rüstem Minnehanov ise tam bir işadamı. Dolayısıyla her türlü yatırım ve özellikle de Türk yatırımları devam ediyor.

TÜRK ÖĞRENCİ MUTLU

Tarihin akışı içinde Sovyetler Birliği’nin perestroika ile kabuk değiştirip kendini feshetmesi gibi mühim bir olayın 1980’lerin sonuna rastlaması Türkiye açısından bir bakıma isabetli oldu. 1960’ların ve hatta 1970’lerin Türkiye’si iktisadi ve içtimai bakımdan Sovyet dünyasını etkileyecek bir ülke değildi; çok fakirdi, kırsal ağırlıklıydı. Burjuvazi henüz tamamıyla laf ebesiydi. Eski Sovyet dünyasından doğanların hayatına intibak edecek, oralarda çalışacak gençler bile ancak 1980’lerden sonra yetişti. Bugün her eski Sovyet cumhuriyetinde, oraların dilini bilen, tarih ve coğrafyasını araştıran, sokaktaki insanla, yöneticiyle üniversitedeki akademisyeniyle ve aydınlarıyla temas edebilen insanlarımız var.
Dışişleri bu yeni dünyaya uydu. Moskova Büyükelçiliğimiz Rusça bilen memurlarla tanınırdı. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç da hem yerli dili Kazan Tatarcasını hem Rusçayı biliyor. Bunun cumhuriyet yöneticilerinden sokaktakilere kadar ona duyulan sempatiyi ne kadar arttırdığını görmek lazım.
Kazan Üniversitesi Türk öğrenci dolu. Uyumları mükemmel görünüyor. Türk dünyasının hatta İslam dünyasının Batı’ya en açık ve teşkilatlı bölgesinde bulunmak, Türk öğrenciler açısından bir kazanç olmalı. Bunu verdiğim konferansta da gözlemledim. Konulara uyumları mükemmel.
Oraları gezip görmek isteyenler için de bir tavsiyem var: Herhalde bahar ayları ve yaz için Kazan şehri ve iki yüz elli km ötesindeki Bolgar Hanlığı’nın kayınları, nefis orman ve Volga boyları görülecek yerler arasında.

700 YILDIR TARİHİN MERKEZİNDE

-13’üncü asırdan beri Altın Orda Devleti’nin önemli merkezlerinden. Altın Orda’nın mirasçılarından olan Kazan Hanlığı’nı, Çar Müthiş İvan (Grozni) 1552’de alıp ilhak edince, Müslüman nüfus üstünde de baskı uyguladı. Bir kısım halk Hıristiyan oldu. Hıristiyanlığa dönen Kazan soylu ailelerinden biri de Yusupovlardır. Çar hanedanı Romanovların damadı Prens Feliks Yusupov, Birinci Cihan Harbi başladıktan sonra Rasputin’i öldüren üçlünün içindeydi. Rusya’yı kurtaracağını düşünüyordu. Gerçi suikastla bir memleket kurtarılmaz. Bazıları da “Rasputin’in bedduası tuttu, Rusya bu yüzden felakete sürüklendi” derler. 

- Türk halklarının Tatar ırkıyla bir ilgisi var mı? Şu sıralar Kazan Tataristan’ın tarihçileri “Biz Tatar değil, Bolgar’ız” diyorlar. Bolgar Hanlığı, Kazan’ın 250 kilometre güneyinde yer alıyor. Rusya Müslümanlarının ilk Müslüman devleti onlar (tahminen 930 yıllarında bu dini kabul ettiler). 7’nci asırda bugünkü Bulgaristan’a akın yapan ve Asparuk’un liderliğinde oraya yerleşen, bu Slav coğrafyasındaki memlekete Bolgar adını verenler de onlar. Tezin birincisi doğru; Rusya’nın Türk halklarının Tatar ırkıyla ve diliyle alakaları yok; onlar Kıpçak, Tatarlar ise Moğolistan’da yaşayan bir büyük kabile. 13’üncü asırda Rusya’nın istilasını Kıpçaklarla birlikte yaptılar. 19’uncu asırda bu bölgede eğitim hayli gelişti, siyasete de karıştılar. Sadri Maksudi Arsal, 1905 devriminden sonra kurulan Duma’ya mebus olarak girdi. Rus ihtilaline aktif olarak katıldılar. Bolşevik devrimine de Kazanlı Seyyid Sultan Galiyev önderliğinde iştirak ettiler. Galiyev’in stratejisi ve teorileri çok Türkçü bulunduğu için sonraları Stalin tarafından harcandı.

BİR DEV KİTAP TÜRKÇEDE

BU isimde bir kitap, daha doğrusu bir el kitabı Rusça olarak çıkmıştı. Volga boyunun tarihi için önemli müracaat kitabıydı. O bölgede yaşayan, bugünkü Kazan Tatar halkının öncüsü olan yerleşimler ta Volga Macarlarına, Bulgarlarına varana kadar taş devri buluntularından itibaren ele alınıp anlatılıyordu. Atlas Tartarica, Rus Şarkiyat ilminin ve hassaten bu dalda Kazanlı Tatar bilginlerinin önemli çalışmalarını içeren bir el kitabıydı. Bugün Rusçası neredeyse sahaflar ve kitap pazarlarında bile zor bulunuyor. Kazan Başkonsolosumuz Turhan Dilmaç, Bilimler Akademisi’nde profesör Rafail Hakimov’a bunun Türkçeye tercüme edilip basılmasını teklif etti. Bu önemli baskıyı özel sektörde Tataristan yatırım grubunu oluşturan, özellikle Kastamonu Entegre Grubu üstlendi ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği işbirliğiyle Türkçe Atlas ortaya çıktı. Tercümeyi yapan, bu konularda çalışan Mimar Sinan Üniversitesi’nden Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu’dur. Volga boyu tarihindeki halklar ve Tataristan’ın, modern tarih içinde önemli bir kaynak olduğunu belirtmek gerekir. Ümit edilir ki satışa çıksın ve yararlanmak isteyenlere ulaşsın.

BAZI KURUMLARIN TARİH SORMAMALARI, SORMALARINDAN İYİDİR


ÜÇ gün önce, üniversiteye giriş sınavlarından tarih sorularının çıkarıldığını öğrendim. Lise öğrencileri ve öğretmenleri büyük hüzün duyuyorlar. Bendeniz o kadar hüzünlü değilim. Bazı kurum ve kişilerin tarihi sormamaları, sormalarından iyidir. Daha ilmi ve ciddi bir tarih okutmaya başladığımız zaman daha iyi sınavlar bekleriz.

Rusça öğrenmenin 8 sırrı




"Dünyanın en zor dili Rusça...", "Yıllardır burada yaşıyorum, hala dili doğru dürüst öğrenemiyorum..." 

Bu ve benzer yakınmaları hiçbirimizin yabancısı değil.... Rusça öğrenmek için tonla yeni kelimenin ve koca bir kültürün içine gömülmek gerek. RBTH yazarları bu zorlu yolculuğa çıkmaya hazır olan gözü pek heveslilerin işini kolaylaştırmak için bazı tavsiyeler hazırladı. 

1. Psikolojik olarak kendinizi hazırlayın. Dil öğrenmenin ilk adımı motivasyon. Yeni başlayanlar neden bu dili öğrenmek istediklerini kendilerine sormalı ve bu konuda tam bir zihin açıklığına ulaşmalı. Saatlerce ter dökmeyi gerektirecek bu süreçte en büyük yoldaşınız motivasyonunuz.

2. Gramere odaklanın. Kulağa sıkıcı gelse de Rus dilinin bel kemiği Rusça gramerdir. Gramer öğrenmek için şehrinizde varsa Rusça kursuna yazılın. Bu imkana sahip olmayanlar internet üzerinden online eğitim veren Rusça öğretmenleriyle temasa geçebilir.

3. Temel kelimeleri öğrenin. Bir dili bilmek başka, konuşmak başka. Konuşmanın ilk adımı ise temel kelimeleri, gündelik ifadeleri öğrenmektir. İyi bir alıştırma kitabının bu konuda size yardımı dokunabilir.

4. Online kursları ve uygulamaları deneyin. Örneğin Moskova Devlet Üniversitesi'nin makul bir ücret karşılığında Skype üzerinden verdiği dersleri. http://www.mgu-russian.com/en/learn/courses/lessons-by-skype/

5. Rus filmlerini ve dizilerini izleyin. Rusça telaffuzu öğrenmek başlı başına bir mesele. Bu bakımdan Youtube üzerinden izlenebilen Rus filmleri ve dizileri imdadınıza yetişebilir. Film ve dizi izlemek telaffuzu öğrenmenin yanı sıra Rus yaşantısına dair fikir sahibi olanağı da sunacaktır.

6. Rusçayı Rusya'da çalışın. Dil öğrenmenin en etkili yolu dili anavatanında çalışmak.

7. Rusya'dan arkadaşlar edinin. Herkesin de bildiği üzere, dilin ayrılmaz parçası olan argo ifadeleri ve küfürleri öğrenmenin yolu ders kitaplarından değil, arkadaşlıktan geçer. Bir kız ya da erkek arkadaş edinmek Rusça öğrenmek için en iyi yollardan biri.

8. Toplu taşımada tanımadığınız insanlarla konuşmaktan çekinmeyin. Trenle seyahat etmek Rusya'yı tanımanın muhteşem bir yolu olmasının yanı sıra dil becerilerinizi geliştirmeniz için harika bir fırsat olabilir. Yolculuk esnasında eninde sonunda tanımadığınız insanlarla konuşmak zorunda kalacaksınız. Buna alışın ve fırsata çevirmeye bakın.


Son olarak, yabancı bir dili konuşurken yapılan hatalar asla hata değil, bu dili derinlemesine öğrenmek için ayağınıza gelen fırsatlardır.

Siyah kare: Maleviç hakkında bilmeniz gereken 20 şey





20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olan Siyah Kare'nin yaratıcısı Kazimir Maleviç hakkında bilmeniz gerekenler var. 

1- Şeker pancarı köyü
Polonya kökenli, Severyn ve Ludvika Maleviç'in ilk oğlu olan Kazimir Maleviç, 1879 yılında Kiev'de dünyaya geldi. Evde genelde Lehçe konuşuluyordu. Babası bir şeker fabrikasında usta başıydı. Çocukluğu boyunca Ukrayna'nın şeker pancarı yetişen pek çok farklı köyünde yaşadılar.

2- Kök boya ve ikonalar
Kazimir'in sanata ilgisi vardı ama kültür merkezlerinden uzak yaşantısı nedeniyle on iki yaşına kadar sanat adına gördüğü tek şey köylülerin bitki köklerinden ürettikleri boyalarla süsledikleri eşyaları ve duvarlarıydı. Hayatının bu dönemi onu o kadar etkiledi ki, 1910 yılından sonra bir süre Rus köylüleri ve emekçileri resmetmesine neden olur.

3- Demiryolu ressamı
1889’da ailesiyle taşındığı Parkhomovka’da iki yıllık bir ziraat okuluna gitti. İlk resim eğitimi 1893’te yine bu kentte, Nikolay Pimonenko’nun sınıfına katılmasıyla gerçekleşti. Moskova'da sanat eğitimi almak için, demiryollarında teknik ressam olarak çalışmaya başladı. 1902 yılında babası hayatını kaybettikten sonra Moskova’ya gitti. 1905, 1906 ve 1907 yıllarında, üç defa Moskova Sanat Okulu’nun giriş sınavlarına girdi, ama başarısız oldu.

4- Aşk
Üç kez evlenen sanatçı ilk evliliğini 1901 yılında Polonyalı Kazimira İvanovna Zgletis ile yapmıştır. 1909 yılında ilk eşinden ayrılan Maleviç, bir psikiyatrın kızı olan Sofia Mihailovno Rafaloviç ile ikinci evliliğini yapar. 1920 yılında Sofia'yla olan evliliğinden kızı Una dünyaya gelir ama 1925'te Sofia hayatını kaybeder. 1927'de Leningrad’da Sanat Tarihi Enstitüsü’ne atanan Maleviç, orada Natalia Andreyevna Manchenko ile üçüncü evliliğini yapar.

5- Dördüncü Boyut ve Einstein
1900'lerin başında astronomi, geometri, matematik gibi bilimlerin mistik yönüne artan merak Rusya’yı da etkisi altına alır. Maeterlinck, Baudelaire, René Ghil gibi yazarların sembolist edebiyatının çok rağbet görmesinin yanında Newton’un Dördüncü Boyut ve Yeni Bir Düşünce Çağı kitapları Rusçaya çevirilir. Maleviç'te bu egemen sembolist etkiden payını alır. Süprematizmin temellerini atarken, sanat kuramının en büyük desteğini bu dördüncü boyut kuramından ve Einstein'ın evrenin eğriliği ilkesinden yararlanır .

6- Cezanne, Matisse, Monet ve Gauguin
Maleviç’in 1908-1911 yılları arasında yaptığı Yıkananlar konulu resimleri, Matisse’in Dans adlı çalışması ve gene aynı zamanlarda yaptığı otoportresi Madame Matisse'i anımsatmaktadır. Maleviç'in erken dönemlerine ait olan Hamamdaki Ayak Bakımcısı resmi, Cézanne’ın ünlü Kağıt Oynayanlar tablosuyla büyük benzerlikler taşımaktadır. Monet'in onun üzerinde bıraktığı etkiyi 1919 yılında kaleme aldığı metni Sanatta Yeni Sistemler Üzerine: Statik ve Hız’da söz eder. Maleviç'e göre Monet, Rouen Katedrali resmini gördüğünü değil algıladığını resmetmiştir. Gauguin'in primitif insan figürlerinin etkisiyse, Rus köylülerini resmettiği dönemde şematik yüz uzuvları, badem gözler, ayrıntısız, stilize biçimlerle görülmektedir

7- Edebiyat
Maleviç, 1912 yılında yayınlanan Rus fütürizminin ilk manifestosu için resimler ve taş baskılar yapar. Haziran 1913 tarihli Patlama (Vzorval), Ağustos 1913 tarihli Domuzcuklar (Porosyata), Eylül 1913 tarihli Üç (Troe) ve Ekim 1913 tarihli Olduğu Gibi Sözcük (Slovo kak takovoe) kitaplarında Maleviç'in bir çok çizimi vardır. Maleviç 1914’de, Rusya’nın I. Dünya savaşına katıldığı açıklandıktan sonra, metinleri Mayakovski tarafından hazırlanmış geleneksel Rus kitap süsleme sanatı tarzında propaganda kitapçıkları resimlemiştir. 1922 yılında Süprematizm, Nesnesiz Dünya ve Sonsuz Huzur elyazmasını ve Tanrı Devrilmedi: Sanat, Kilise, Fabrika kitaplarını yayınlayan Maleviç, özellikle din ve Tanrı konularında takındığı tutum yüzünden sanat ve siyaset çevrelerin tepkisini çekmiştir.

8- Mihail Matyuşin 
1912 yılındaki Gençlik Birliği Sergisiyle fütüristik çevreye giren Maleviç, kemancı, kompozitör ve ressam Mihail Matyuşin’le tanışır. Bu dostluk, Matyuşin'in 1934'te ölümüne dek sürer. Ortaklaşa bir çok proje yaparlar. Maleviç, fütüristik resimler yaptığı dönemde arkadaşlarının portresini yaparken, yakın arkadaşı Matyuşin'in de fütüristik bir portresini yapar.

 9- Güneşe Karşı Zafer operası
1913 yılında Maleviç’in sahne dekorunu ve kostümlerini tasarladığı Güneşe Karşı Zafer operası, müzikleri Matyuşin tarafından bestelenen, prelüdünü Hlebnikov’un ve sözlerini Kruchenıyh’in yazdığı ilk fütürist operadır. Maleviç’in kübo-fütürizmden süprematizme geçişinin dönüm noktasını oluşturmaktadır. Opera, teknolojinin doğa üzerindeki zaferini anlatır. Siyah Kare ilk defa bu opera için tasarladığı sahnede yer almaktadır. Ayrıca 1918 yılında, ressam Vladimir Mayakovski'nın oyunu Gizemli Güldürü'nün de dekorunu yapmıştır. Maleviç’in çocukluk yıllarında edindiği bir diğer merak olan ve annesinden öğrendiği nakış ve iğne işinin UNOVİS’in idareciliği sırasında yaptığı kumaş tasarımı, bezeme ve işlemelerle süslenmiş kimi eşyaların üretiminde büyük payı vardır.


10- Mona Lisa ve Kiralık Daire
Maleviç’in 1914 tarihli Mona Lisa’lı Kompozisyon: Moskova’da Kısmi Güneş Tutulması adlı süprematist kolaj düzenlemesinde, merkezin sol alt tarafında Mona Lisa’nın iki kırmızı çarpı işareti yapılmış olan gazeteden kesilmiş bir resmi dahil edilmiştir. Eserin, sol üst tarafında Kiril harfleri ile yazılmış olan adı Kısmi Tutulma, bize Rönesans sanatının ve onun en bilinen simgesi olan Mona Lisa’nın mı bu tutulmaya sebebiyet verdiğini düşündürür. Maleviç’in kupürün üzerine yapıştırdığı etikette ‘kiralık daire’ yazmaktadır.

11- Devlet Destekli Manastır
1919 Chagall tarafından yönetilen ve Vitebsk’de bulunan sanat okuluna eğitim vermesi için Rektör Vera Ermolayeva ve El Lissitzky tarafından davet edilir. Ancak burda görevi çok sürmemiş, 1924’de Devlet Sanatsal Kültür Müzesi’nin yönetimine geçmiş ve bu kurumu Devlet Sanatsal Kültür Enstitüsü’ne çevirip Enstitü’deki beş ana daldan biri olan Biçimsel ve Kuramsal kısmının başına geçmiştir. Fakat uzun süredir eleştirilerin hedefi olan Maleviç için genç eleştirmen Girigory Seryi’nin, Leningrad Pravda gazetesinde yazdığı yazısında enstitüyü “devlet destekli manastır” olarak nitelemesi olayların büyümesine ve Maleviç'in 1926 yılında kurumdan uzaklaştırılıp, Enstitü'nün de kapatılmasıyla son bulmuştur. Maleviç, sonrasında Kiev’e sürgün edilmiş, oradaki Sanat Enstitüsü’nde ders vermeye başlamıştır.

12- Arkadaşlarım Beni Bolşevik Diye Çağırır
1917 Rus Devrimi'nin ardından, devrim coşkusuna kendini kaptıran Maleviç, 1918-23 yılları arasında resim yapmaktan çok politik hareketlere katılır. Moskova Ressamlar Sendikası’nın Sol Kanat Federasyonuna katılır ve Rusya’da sanat eğitiminin yenileştirilmesi için kapsamlı bir tasarı hazırlar. Ekim Devrimi’nin ardından Askeri-Devrimci Komite tarafından, Anıtları ve Antik Eserleri Koruma Kurumu’nun başına getirilir. 1930 yılında ‘yabancı’ batıya yakın olmakla ve toplumun burjuva sınıfına özgü bir özellik olarak kabul edilen biçimcilikle suçlanarak Birleşik Devlet Siyasi Temsilciliği tarafından on beş günlüğüne gözaltına alınır ve sorguya çekilir. Savunmasında, batıdaki arkadaşlarının onu Bolşevik olarak çağırdığını, işçi ailesinden geldiğini, kazandığı şöhretin çabayla elde edildiğini ve amacının devrime hizmet etmek olduğunu söyler.


13- Siyah Kare Bize Ne Anlatmaya Çalışıyor?
1915’te Petrograd’da düzenlenen Son Fütürist Sergi 0.10’da ilk kez görücüye çıkan Siyah Kare resmi, sergiyi gezenlerde büyük tepkilere neden olmuştu. Büyük bir çoğunluk birbirine, sanatçı seyirciyle alay mı ediyor acaba diye soruyordu. Bu resmin resim olup olmadığı bile tartışılıyordu. Maleviç'e göre Siyah Kare bir şeyin değil, hiçbir şeyin resmiydi ve o buna "sıfır-biçim" adını vermişti. Yaratıcısı olduğu “Süprematizm” sanat akımı, Latince “suprema” sözcüğünden türetilen en üst, en yukarı anlamındaydı. 1916’da Matyuşin’e yazdığı bir mektupta Süprematizm'in yeni bir din bilincini işaret ettiğini ve bir öğretiyi ortaya koyduğunu dile getirir. Belki bu yüzden sergilendiği galerinin düz duvarlarına değil, iki duvarin birleştiği köşeye, tavana bitişik şekilde asılmıştı. Bu köşe, Rus evlerinde en değerli ikonaların asıldığı yerdi. İkonaların bir dini, bir tanrısallığı ve imanı temsil etmesi gibi, Siyah Kare de yeni bir sanat dilini, dahası dünya görüşünü, hatta deyim yerindeyse kozmik bir görüşü, bir varoluş biçimini temsil ediyordu.

14- Süprematist Çaydanlık
1923 yılında UNOVİS’te çalışırken, Petrograd Lomonosov Porselen Fabrikası’nın işbirliği ile porselen tasarımları yapmaya başladı. Ancak bu dönemde yapılan üretimlerden günümüze sadece porselen fincanlar kalmıştır.

15- Yeryüzünün Geçici Konutları
Maleviç'in Süprematist Manifesto’sunda, insanoğlunun yeni konutlarının uzayda yer alacağı öngörüsünden bulunmuştu. Bu yüzden gelecekte de yaşanılır bir ortam olabilmesi için “yeryüzündeki geçici konutların uçağa uyarlanması” gerektiğini savunuyordu ve bu devrimci mimarlık anlayışına katılacak mimarlara çağrıda bulunuyordu. Vitebsk’de mimari eğitimi almış olan El Lissitzky, İlya Çaşnik ve Nikolai Suetin bu çağrıya cevap verdiler. 1925 yılında Süprematist temellerine dayanan Arkitekton adını verdikleri, üç boyutlu mimari maket denemeleri yaptılar. Bu örneklerden birçoğu günümüze kadar gelemedi ama Pompidou Modern Sanat Müzesi’nde 1980’li yıllarda oluşturulan bir ekiple mevcut fotoğraflardan yola çıkarak, eksik parçaların yeniden yapılması yoluyla maketleri tekrar yapıldı.


16- Buzdağının Görünmeyen Kısmı
1909 yılında maddi sıkıntılar çeken Maleviç, aldığı iş teklifi üzerine, arkadaşının kışlık montunu ödünç alarak Kuzey Kutbu'na, Rusya'nın ilerde ikonik olacak parfüm şişesini yaratmak için yola çıkar. Yaptığı çizimleri Brocard & Co kozmetik firmasının sahibi Alexander Brocard gösterir. Maleviç'in buzdağının üstünde kutup ayısı bulunan şişe tasarımı Kuzey anlamına gelen ''Severny'' isimli parfüme dönüşür.


17- Pantokrator İsa
Maleviç'in son resmi ölmeden iki yıl önce yaptığı otoportresidir. Bu portre detaylarından ziyade fikrinde süprematisttir. Maleviç burada kendini, dönemin kıyafetleri içerisinde, evrenin hakimi Pantokrator İsa ikonalarından tanıdığımız bir biçimde elini açmış ve yukarı kaldırmış olarak gösterir. Süprematizmin temel renkleri kırmızı ve siyah giyside baskındır.

18- Vasiyeti
Maleviç 1931’de Ivan Klyun’a yazdığı bir mektupta, ölümü halinde mezarının üzerine Jüpiter’e bakmak için bir teleskobun konmasını istemişti. 1933 yılında kanser teşhisi konulmasından üç yıl sonra hayatını kaybeder. Öldüğünde yatağının başında Siyah Kare resmi asılıydı. Süprematist motifli bir tabuta kondu, yakıldıktan sonra külleri bir kap içine konularak istediği yere gömüldü. Mezarının üstüne teleskop konmadı ama arkadaşı ve öğrencisi Nikolay Sütin ortasına siyah bir kare yerleştirilmiş olan küp şeklinde mezar taşını tasarladı.İkinci dünya savaşı sırasında yok olan bu mezar yıllar sonra 1988’de temsili bir şekilde yenilendi.

19 - Sırt Çantalı Çocuğun Resimsel Gerçekliği
Sırt Çantalı Çocuğun Resimsel Gerçekliği ve Köylü Bir Kadının İki Boyutta Resimsel Gerçekliği soyut eserlerinin isimleride tartışma konusu olmuştu. Maleviç ''Bazı resimlerime verdiğim isimler, bu biçimlerin aranması anlamına gelmiyor'' açıklamasını yaparak bu tartışmalara bir son verdi.

20 - Süpermatist Kompozisyon 

Dünyanın en pahalı tabloları arasında yer alan Süpermatist Kompozisyon resmi, 2008 yılında Sotheby'de düzenlenen müzayedede 65.8 milyon dolara satıldı.

Kazimir Maleviç


Vikipedi, özgür ansiklopedi


Kazimir Severinoviç Maleviç ( Казимир Северинович Малевич ), (23 Şubat, 1879 – 15 Mayıs, 1935), geometrik soyut sanatın öncülerinden ve avangart süprematist hareketinin yaratıcısı olan ressam ve sanat teorisyeni.

Kazimir Maleviç, Kiev'in yakınlarındaki Kiev Valiliği'nde dünyaya geldi.

Ebeveynleri Severyn ve Ludvika Maleviç Polonya kökenliydiler ve ressam Roma Katolik Kilisesi'nde vaftiz edildi. Babası bir şeker fabrikasında yöneticiydi. Kazimir, ailenin on dört çocuğunun birincisiydi. Bu on dört çocuktan dokuz tanesine yetişkinliklerini görebildiler.

Çocukluğu boyunca Ukrayna'nın şeker pancarı yetişen pek çok farklı köyünde yaşadılar. Maleviç bu yüzden kültür merkezlerinden uzaktı. Sanat tutkusu onu çocukluğunda sarmış olmasına rağmen on iki yaşına kadar profesyonel ressamlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Köylülerin yaptığı el işlerinden, süslü duvar ve fırınlardan çok hoşlanan ressam kendisi de köylerde gördüğü stilde resimler çiziyordu. 1895-1896 yılları arasında ise Kiev'de çizim eğitimi aldı.

1904'te babasının ölümünün ardından Moskova'ya taşındı. Orada Moskova Resim, Heykel ve Mimarlık Okulu'na 1904'ten 1910 yılına kadar devam etti ve Fedor Rerberg'in atölyesinde çalıştı. 1911 yılında Soyuz Molodyozhi'nin (Gençler Topluluğu) ikinci sergisine Vladimir Tatlin'le birlikte katıldı. 1912'de ise aynı grubun üçüncü sergisinde yer aldı. Aynı sene içerisinde Eşeğin Kuyruğu koleksiyonunun Moskova'daki bir sergisinde yer aldı. O günlerdeki çalışmaları Rus halk sanatlarıyla ilgilenen avangart ressamlar Natalia Gonçarova ve Mikhail Larionov'un eserlerinin etkilerini taşıyordu. 1913 Mart'ında Moskova'da Aristarkh Lentulov'un sergisi açıldı. Bu sergi Paul Cezanne'nın 1907 yılında Paris'te oluşturduğu etkinin bir benzerini Maleviç'in de dahil olduğu Rus avangart sanatçılarında gösterdi. Maleviç de diğer ressamlar gibi kübist kurallarını öğrenerek onları çalışmalarında kullanmaya başladı. Aynı yıl, ressamın sahne tasarımını yaptığı kübofüturist opera Güneşe Karşı Zafer büyük bir başarı kazandı. 1914 yılında Maleviç'in eserleri Paris'teki Bağımsızlar Salonu'nda Alexander Archipenko, Sonia Delaunay, Aleksandra Ekster Vadim Meller ve pek çok diğer ressamın eserleriyle birlikte sergilendi.


Kariyerinde çok rahat bir şekilde ilerlerken ve sanattaki bütün modaları takip ederken 1915 yılına gelindiğinde Maleviç'in aklına Süprematizm fikrinin nasıl geldiği yirminci yüzyıl sanatının büyük gizemlerinden biri olarak kaldı. Sanatçı tüm hayatı boyunca çalışmalarını imzalarken eseri yarattığı tarihten daha erken bir tarih yazması onun sanat yaşamı kronolojisini daha da karıştırmaktadır. Eserlerinden bu dönüşümün tam zamanı belirlenemese de 1915 yılında Kübizmden Süprematizme manifestosunu yayınladığı kesindir. 1915-1916 yıllarında diğer süprematist ressamlarla birlikte Skoptsi ve Verbovka'nın köylerinde çalıştılar. 1916-1917 yıllarında ise Karo Valesi isimli sanatçı grubuyla birlikte sergiler açtı. Süprematist işlerinin en bilinenleri Siyah Kare (1915/1913) ve Beyaz Üstüne Beyaz'dır. (1918)

1918 yılında, ressam Vladimir Mayakovski'nın oyunu Gizemli Güldürü'nün dekorunu yaptı.

Ekim Devrimi'nin ardından ressam, halkın eğitimi için oluşturulan Narkompros komisyonunun sanat bölümünün bir üyesi oldu. Maleviç'in görevi müzelerin ve anıtların korunmasıydı (1918-1919). 1919 - 1922 yılları arasında o dönemde Sovyetler Birliği bugün Beyaz Rusya sınırları içinde yer alan Vitebsk'teki sanat okulunda, 1922 - 1927'de Leningrad Sanat Akademisi'nde, 1927-1929 arasında Kiev Sanat Enstitüsü'nde, 1930'da ise Leningrad Sanat Evi'nde öğretmenlik yaptı. Süprematist teorilerini Nesnesiz Dünya isimli kitabında anlattı.

1927'de Varşova, Berlin ve Münih'i ziyaret etmesi uluslararası arenada ün kazanmasına sebep oldu. Sovyetler Birliği'ne dönerken birçok eserini bu şehirlerde bıraktı. 

Maleviç, Lenin'in ölümü ve Trotsky'nin gücünü kaybetmesinin ardından Sovyet otoritelerinin modern sanat hareketine karşı davranışlarının değişeceğini tahmin etti ve bu tahmininde haklı çıktı. Stalin rejimi soyut sanatın burjuvazinin sanatı olduğunu ve sosyal gerçeklikle bir ilişkisi olmadığını açıkladı. Bu açıklamanın ardından ressamın pek çok eserine el konuldu ve sanatçının soyut sanatla ilgilenmesi yasaklandı.

Maleviç'in çalışmaları Rusya'da çok uzun süre sergilenemedi. Rus resim severlere ressamın yıllar sonra tekrar tanıtılması gerekti ve ressamın kuramsal çalışmalarını anlatan ve yazılarını içeren bir kitap yayınlandı. Ukraynalı sanatseverlerin araştırmaları sonucunda kesin doğum tarihi kısa bir süre önce belirlenebildi. Profesör D. Gorbaçov'un yazdığı 2006'da yayınlanan Maleviç ve Ukrayna isimli kitapta yeni birçok biyografik detay bulunmaktadır.

Maleviç 15 Mayıs 1935'te Leningrad'da kanserden öldü. Ölürken yatağının başında Siyah Kare asılıydı. Külleri Nemçinovka'ya gönderildi ve oradaki yazlık evinin yakınına gömüldü. Mezar taşına siyah bir kare içeren beyaz bir küp konuldu. Leningrad şehri annesi ve kızına bir maaş bağladı. Ressam, yayınlanmamış bir yazısında "Hiçbir şey fani değildir. Bu sadece vücutlar için değil fikirler için de geçerlidir. Bilinçli ya da bilinçsiz insanların içinde bir sembol başka bir formda yeniden doğacaktır" dedi.


Eleştirmenler Maleviç'in sanata yaşama olan sevgi ve doğa sevgisi gibi güzel ve saf olan her şeyi reddederek ulaştığını söyleyerek onunla alay ettiler. Maleviç ise bu eleştirilere karşı sanatın kimseye ihtiyacı olmadığını ve yıldızlar gökyüzünde ilk kez göründüğünden beri de bunun böyle olduğunu söyleyerek cevap verdi. Ressama göre sanat sadece kendisi için vardır ve kendisi için gelişir.

Ama o kadın için hayat hiç değişmedi


Hakan Aksay




Öğrencilik yıllarımda gittiğim bir kütüphane vardı. Ve orada kim bilir ne zamandır çalışan bir kadın.

Zayıftı, kederliydi, hiç kahkaha atmamış gibi ölçülüydü gülümsemesi. Güzeldi, ama yorgundu hep. Yoksuldu, topu topu birkaç elbisesi vardı yanılmıyorsam. Orantısız büyük kol saati ucuz ve yeşildi. Arkasındaki kitap ordusunu çok iyi bilirdi; her istediğinizi anında bulur, zayıf elleriyle ustaca raflardan çıkararak  önünüze koyuverirdi. Ara sıra öksürürdü; sigaradan olsa gerekti.

*             *             *

Aradan on yıl geçti. Ben Leningrad Üniversitesi’ni bitirdim. Almanya’da gazetecilik yaptım. Türkiye’ye döndüm. Türlü maceralar geçti başımdan. Askerlikten sonra zar zor iş buldum. Bir süre İstanbul’da çalışıp ardından Moskova’ya bir gazetenin muhabirliğini yapmaya gittim. Birkaç yıl sonra televizyonlara çalışır oldum. Nice aşklarla renklendi hayatım. Kendimi birkaç ömür yaşamış gibi hissetmeye başladım.

Bir gün yolum Leningrad’a düştü (artık Petersburg diyorlardı adına). Bir araştırma yaparken o kütüphaneye gitmem gerekti. Herhalde her şey değişmiştir, diye düşünerek nostaljik duygularla içeri girdim. Ama aynı kalan pek çok şey vardı. Eski tahta sıralar, gıcırdayan masalar... Bir tek Lenin’in portresi inmişti duvardan. Perdeler bile o yıllardan kalmaydı galiba.

En çok da onu gördüğümde şaşırdım. Kitaplıkta çalışan kadın yerindeydi.

Yine zayıf ve yorgundu. Gülümsemesi ölçülüydü. Ve yoksuldu yine. Kitapları uzatan zayıf elinde kocaman yeşil bir saat göze çarpıyordu.

Beni tanımadı. Kibarca hangi kitabı istediğimi sordu. Cevabımı beklerken elini ağzına götürerek öksürdü. Sigarayı bırakmamıştı sanırım.

*             *             *

Kaç kez sohbet etmiştik o yıllarda. Daha çok kitaplarla ilgili. Bir defasında aldığım kitaplara bakarak psikoloji fakültesinde okuduğumu tahmin etmişti. Ben gazetecilik deyince, bir yakınının da gazeteci olduğunu söylemişti. Kim diye sormadım; özel hayatını kurcalamak için fırsat da yaratmadım. Utandığımdan ya da merak etmediğimden değil; bazen gizemli kalan şeylerin daha çekici olduğunu düşündüğümden.

Bu kadar zaman sonra onu orada bulacağımı doğrusu tahmin etmiyordum. Şaşırmış, heyecanlanmıştım.

Onca yıl sonra her şey aynıydı. Zaman durmuştu sanki burada.

Kadın on yıl önceki kadındı.

On yıldır hep aynı saatte işe gelmiş ve aynı saatte eve dönmüştü.

Evini de değiştirmemişti belki. 

Ve on yıldır aynı otobüse biniyordu günde iki kere.

*             *             *

Oysa bu on yıl içinde ben kaç iş, kaç ev, kaç kent değiştirmiştim.

Üç ülkede yaşamış, üç kol saati kullanmıştım.

Birçok kez düşlerim yıkılmıştı, birçok kez onları yeniden kurmuştum.

Şairin “geriye dönmeyi sevmem” dizesini dilime dolayarak hep yeni bir şeyler aramış, bulduğumla yetinmemiş, başka, daha başka arayışlar içine girmiştim.

O ise on yıldır aynı usta hareketlerle kitaplara uzanıyor, onları aynı raflardan alıyor, sonra da yerlerine koyuyordu. Aynı pazara gidiyor, aynı yemekleri yapıyor, aynı odaları temizliyordu. Aynı pencereden bakarak, hiçbir zaman gelmeyecek olan aynı düş kahramanını bekliyordu belki.

*             *             *

Bu on yıl içinde dünya değişti. Savaşlar çıktı. Sovyetler Birliği yıkıldı. Darbeler ve darbelerde ölenler oldu. Televizyonlarla gazeteler sahip ve ağır değiştirdiler.

O ise bütün bunlara bana mısın demedi. Saatini, işini ve alışkanlıklarını değiştirmedi.

*             *             *

Bazen kendimi haddinden fazla “yolcu” hissederek “hancı”lara imreniyorum.


Bazen de kendimden fazla onlar için üzülüyorum...