Moskova

Moskova

19 Kasım 2017 Pazar

"Rus diyeti"nin en gözde yiyecekleri




Türk mutfağının zenginliği içinde yetişen nesillerin, ilk bakışta Rus mutfağına "burun kıvırma" eğiliminde oldukları malum... Bununla birlikte, kuzey mutfağının da sunduğu pek çok özel, sağlıklı lezzet var. Ve bunlar arasında "Rus diyeti"nin olmazsa olmazsı sayılan pek çok gıda ürünü mevcut. İşte RBTH'nin derlemesine göre, Rusya'da formuna dikkat etmeyi seven kadın ve erkekler için 7 diyet gıda ürünü:

1. Kefir ve tvorog (çökelek). Her iki süt ürünü de vücudun yağ yakmasına yardımcı. Sıradan sütten daha az şeker içeren bu ürünler yüksek kalite protein bakımından da zengin. Bazı günler sadece 1.5 litre kefir içerek diyet yapan Rus kadınlar var.

2. Greçka (karabuğday). Her ne kadar Rusya'ya Anadolu coğrafyasının bir armağanı olsa da, bulgur ve pirinç pilavlarıyla büyümüş nesiller için bugün "kara buğday" pek az şey ifade ediyor. Halbuki pilav niyetine tüketilen bu diyet dostu gıda Rus sofralarının vazgeçilmezlerinden.

3. Salatalık. Kilo vermek için ideal gıdalardan biri olan salatalık Rusyalıların en sevdiği sebzelerden.

4. Lahana. Rusların lahanaya Türklerden daha tutkun olduğu söylenebilir. Salatası, turşusu ve dolması çok tüketilmekle birlikte lahana temelli diyetler de son derece yaygın.

5. Ahududu (Malina). Rus halkının en büyük tutkularından biri her çeşit orman yemişi. Meşhur "kaşa" ile birlikte ya da sade tüketilen ahudu da iyi bir diyet tercihi.

6. Bayırturpu (Hren). Burunda Japonların acı kökü "wasabi" misali sert ama çabuk geçen bir yanma hissi uyandıran bayırturpu ezmesi, Rus mutfağının önde gelen çeşnilerinden. Yanı sıra yağ yakıcı özelliği sebebiyle diyetler için de ideal.


7. Elma. Türkler gibi Ruslar da elmasız yapamaz. Ruslara sorarsanız, günde 1,5 kilo elma yenilerek yapılan diyetlerle haftada bir kilo kaybetmek mümkün. 

15 Kasım 2017 Çarşamba

John Steinbeck ile Robert Capa Sovyetler’de ne gördüler?

Cüneyt Bender



31 Temmuz 1947’de, Pulitzer ve Nobel ödüllü yazar John Steinbeck ile “dünyanın en büyük savaş fotoğrafçısı” olarak anılan foto muhabiri Robert Capa Moskova’ya vardılar. Soyvetler Birliği’ndeki gündelik hayatı bizzat görmek ve kayıt altına almak niyetiyle başladıkları 40 günlük gezi, Moskova’nın ardından Kiev, Stalingrad, Tiflis ve Batum’a uzanacaktı.

Kızıl Ordu’nun Nazileri alaşağı ederek II. Dünya Savaşı’na son vermesinin üzerinden iki yıl geçmişti. Dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’ten ödünç aldığı ve Soğuk Savaş’ın sembollerinden biri hâline getirdiği “Demir Perde” terimini bir konuşmasında kullanalı bir yıl olmuştu. John Steinbeck İnci adlı romanını henüz bitirmişti. Robert Capa’nın Henri Cartier-Bresson ile birlikte kurucuları arasında yer aldığı Magnum Fotoğraf Ajansı ise çalışmalarına yeni başlamıştı.

ABD gazetelerinin sütunları Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa’da olan bitenlere ilişkin günlük haberlerle dolup taşıyordu. Steinbeck ile Capa ise bu haberlerdeki siyasi imalardan arındırılmış, insana odaklanan, alternatif bir perspektif sunmayı hedefliyorlardı. New York Herald Tribune gazetesinin finansal desteğiyle 1947 yazında Moskova’ya vardıklarında, ABD’de anlatılandan çok daha farklı bir ülkeyle karşılaştılar. Yıkıntıların arasından filizlenen komünist hayat karşısında büyülendiler. İkinci Dünya Savaşı’nda verdikleri milyonlarca kayba rağmen, Ruslar dipdiri ve gerçekçi bir umutla hayata tutunuyorlardı. Steinbeck ile Capa’nın payına ise gördüklerini olduğu gibi aktarmak düşüyordu.

Steinbeck, 1954’te hayatını kaybeden Capa’nın yalnızca hareketi değil neşeyi ve kederi de fotoğraflayabildiğini söylüyordu. Capa’nın objektifinin bir insanın gözlerinden zihnine erişebileceğini iddia ediyordu. Robert Capa’nın Moskova, Kiev, Tiflis, Batum ve Stalingrad şehirlerinde çektiği fotoğraflar da bunu kanıtlar nitelikteydi. İşçiler, çiftçiler, kadınlar ve çocuklar buğday tarlalarında, kent meydanlarında, yıkıntıların arasında onurlu bir hayat sürüyorlardı.

Tomris Uyar, Steinbeck’in bir inci avcısının hikâyesini anlattığı İnci romanı için “İnsanoğlunun var olma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir,” diyordu. Ne var ki, Bir Rusya Güncesi insanlığın veya dünyanın dramına ilişkin bir kitap değildi. İnsanoğlunun var olma direncinin yüksek olduğu bir tarih anında mutlu bir hayatı bütün sadeliğiyle ve basitliğiyle belgeliyordu. Velhasıl, “tozpembe olmayan gerçekçi bir umudu” başka bir yöntemle kaydettiği pekâlâ söylenebilirdi.


Kaynaklar: Magnum Photos, Russia Beyond

12 Kasım 2017 Pazar

100 Yaşında

İlber Ortaylı



BUGÜNÜN tarihiyle 7 Kasım, Rusya İhtilali’nin başlayışıdır. 7 Kasım’da Petrograd Sovyeti bazı bakanlıklara el koymaya başlamıştır. (Bu tarih, eski takvimde ekim ayının sonlarına rastgeldiği için ‘Ekim İhtilali’ olarak anılır.)


Rusya ihtilali bir bakıma o senenin şubat ayında başlamıştır. Baskılar üzerine Çar 2. Nikola, tahttan kardeşi Grandük Mihail lehine çekilmiş, Mihail tahtı kabul etmeyince, hem Çarlık dönemi hem de Romanovlar hanedanı son bulmuştur. Bu da tarihe ‘Şubat Devrimi’ olarak geçer. 

CEPLERİNDE AYÇEKİRDEĞİ

Sorumlu görünen Çar tahtan indiği zaman, kurulan geçici hükümette Prens Lvov gibi eski Rurikler hanedanına mensup saygın bir politikacı başbakan oldu. Ne var ki Lvov’la, yine geçici hükümetin en önemli siyasetçilerinden, Lenin gibi Simbirsk’ten çıkan bir başka devrimci olan Kerensky anlaşamadı. En güçlü parti görünen SR (Sosyal Devrimciler) konumlarını ve görüşlerini etkili biçimde geniş kitlelere anlatamadılar. Daha sonra geçici hükümetin başbakanlığına yükselen Kerensky, Bolşeviklere karşı bir başka önemli figür General Kornilov’un yardımından da ürktü. Ekim Devrimi’ne giden yol böyle örüldü. Kerensky zayıf ve kararsız bir politikacılık gösterdi. Hiçbir taviz vermiyordu ve Rus halkının istekleri hilafına, savaştan çekilme cesaretini de gösteremedi. Kendisiyle 1960’ta mülteci olarak bulunduğu Münih civarında görüşen Rusya halklarının temsilcilerine karşı irad ettiği nutuk bu manasız inatçılığı gösterir. “Bolşevizm yıkılınca bize ne gibi imkânlar ve haklar vereceksin” diye soran gayri-Rus milletlerin temsilcilerine “Mukaddes Rusya bölünmez” diye cevap veriyordu. Hiddetlenen takımın sözcüleri ona “İhtilali zaten Komünistler değil Çar ve senin budalaca politikanız gerçekleştirdi. Kızılordu’nun, Troçki’nin ateşli nutuklarından başka silahı ve yiyecek olarak da ceplerindeki ayçekirdeğinden başka yiyecekleri yoktu” diyeceklerdi. Sonuçta Petrograd’da (yani bugünkü St. Petersburg) başlayan devrim, Bolşeviklerin SR’ler ve diğer demokrat güçlere karşı çoğunluğu sağlayamadıkları büyük meclisi, bakanlıkları, karakolları ve nihayet kışlık sarayı işgalleriyle başladı. 

KABİLİYETSİZ NİKOLA

Çar, Çariçe, çocukları, doktorları, yakın hizmetkârları Ekim Devrimi’nin ardından Yekaterinburg’da kurşuna dizildi. Devrilen tahtlar ve taçlar içerisinde en hazin son Rusya hükümdarlık ailesini buldu. Şurası da bir gerçek ki Romanovlar ve kabiliyetsiz bir yönetici olan 2. Nikola, harp eden milletler içinde en otokrat yönetimin başındaydılar. Ne Avusturya-Macaristan’da ne her şeye karışan bir hükümdarın bulunduğu Alman İmparatorluğu’nda hele hele ne de Osmanlı’da millet harbin sıkıntılarından dolayı hükümdarlara karşı düşman olmuştu. Çünkü bunların tümünde hükümdarlar arka plana çekilmişlerdi. Rusya’da ise ordunun komutasına bile bu işlerden anlamayan Çar karışıyordu. 

Rusya iddialı ama hazırlıksız olduğu bir harbe girmişti. İngiltere, harbin en kalabalık ordusu olan Alman İmparatorluğu’na karşı (Almanya’nın 10 milyona aşkın askeri donatacak kadar imkânı vardı) Rusya’yı yanına almıştı. Rusya da Britanya sayesinde Boğazlar’ı ve İstanbul’u daha kolay ele geçireceği ümidine kapılmıştı. Bu ümitler boşa gitti. Birkaç ayda bitireceklerini zannettikleri savaş çok uzadı. Rusya halkının, ağır şartlarda yaşamaya çalışan milyonlarca köylüsü ve çok ağır bir sömürüyle çalıştırılan işçi sınıfıyla uzun savaş yıllarına tahammül edecek hali kalmamıştı. Savaşın yarattığı yoksulluk ve kırım dayanılmaz safhadaydı. 

‘İSTİKLAL’İN MÜTTEFİKİ

Devrimin ardından Rusya yeni bir döneme girdi ve peşinden de dünyayı yeni bir döneme götürmeye niyetlendi. Bu gerçekleşmedi. Macaristan ve Almanya’daki Sovyet iktidarı kurma denemeleri mevcut orduların tepkisi ve bu rejimleri yok etmesiyle sonuçlandı. Tek ülkede sosyalizm, her şeye rağmen dış dünyadaki politikaları yönlendirecek etkiler yaptı.

21’inci yüzyılda dünya, Rusya İmparatorluğu gibi yeryüzünün en geniş topraklarının ve en kalabalık kavimler halitasının nasıl bir değişim geçirdiğini halen tartışıyor. Olumlu mu olumsuz mu? Kazançlar ne kadar gerçek, kayıplar ne kadar derin? Rusya medeniyeti nasıl bir değişim geçirdi ve hassaten bu imparatorluğun Slavlar dışındaki en kalabalık unsuru Müslüman Türk gruplar nasıl bir tarih yaşamak zorunda kaldılar? Bunlar hep tartışılır. Ama bir gerçek var: Türk İstiklal Savaşı yeni Rusya’da kendine bir müttefik buldu: Rusya. Türkiye tarihi için bu çok önemli bir safhadır. Halen bu ittifak nasıl devam ediyor, ne olacak, onun endişe ve merakı içindeyiz.

ONUN GÖZÜYLE EKİM İHTİLALİ

NÂZIM Hikmet’in tasviriyle “Ağır çelik kara toplarıyla Avrora: ‘Bugün!’ diyordu.” Lenin de “Dün ihtilal için erkendi. Yarın çok geç kalacağız. Bugün her şeyi ele geçirmeliyiz” demişti. Hiç şüphesiz ki payitahtı ve önemli şehirleri ele geçiren Bolşeviklerin anında sulh için Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’yla masaya oturması sadece müttefikler Fransa ve İngiltere’yi değil verilen tavizler dolayısıyla Çar ordularının bir kısmı ve onun komutanlarını da karşı savaşa sürükledi. 

Rusya daha dört yıl kadar korkunç bir savaşın içine girdi. Kızıllara karşı ‘Beyaz Ordu’ denen savaşçılar da bir komuta birliği altında değillerdi. Denikin, Aleksandr Kolçak ve nihayet yenilince Türkiye’ye sığınan Pyotr Vrangel’in orduları birbiriyle her zaman irtibat halinde olmamış kuvvetlerdi. Uzun iç harp boyunca köyler ve küçük şehirler iki kuvvet arasında kaldı ve bazı halde zavallı köylüler iki kuvvetin zulmüne ve hışmına uğradı.


Kışlık Saray’da son gün

Nilgün Cerrahoğlu




“Gün büyük bir heyecan ve karmaşa içindeki şehre doğdu” diye anlatıyor John Reed, Batı’da “7 Kasım”a denk gelen; Rus takvimine de “25 Ekim” diye düşen Bolşevik Devrimi’nin ertesi sabahını.

Olayları devrimin büyük tarih sahnesi “St. Petersburg”da yerinden izleyen tek Batılı gazeteci olan Reed, o devirde “Petrograd” diye bilinen başkentin atmosferini şöyle naklediyor:

“Her şey görünürde sanki alabildiğine olağan ve sakindi. İnsanlar gece makul bir saatte yatmış, ertesi gün de işbaşı yapmıştı. Dükkânlar ve restoranlar açık, tiyatrolar faaliyette, resim sergilerinin ilanı durmaktaydı. Günlük yaşamın karmaşık ve savaş zamanlarında bile monoton rutini, her değin olduğu gibi geçerliydi. Sosyal organizmaların en büyük felaket anlarında dahi yemekten,içmekten ve eğlenceden vazgeçmeyen bu dayanıklılığı inanılmaz.”

Sovyet Devrimi macerası Diane Keaton, Warren Beatty ve Jack Nicholson’un rol aldığı “Kızıllar/Reds” isimli Oscarlı bir filmle ’80’li yıllarda, sonra ölümsüzleşen John Reed’in bıraktığı bu müthiş sıra dışı gazetecilik mirasını unutmuştum.

Taa ki “Sovyet Devrimi”nin 100. yılını betimleyen “Project 1917/1917 Projesi” isimli bir siteye girene kadar...

Bunu daha önce de yazdım. “Devrimlere” alerjisi olan Putin, dünyayı değiştiren Bolşevik Devrimi’ni büyük vurgularla hatırlamak istemiyor. Bu yüzden Rusya’da “devrim” şaşaalı törenlerden çok sergiler, konferanslar, açık oturumlar gibi entelektüel aktivitelerle anılıyor.

Tarihten ‘sosyal medya’ya

İşte Rusça ve İngilizce hazırlanan “Project 1917” de, bu entelektüel girişimlerden biri.
Hepsi de genç 40 araştırmacı, tarihçi ve gazetecilerden oluşan geniş bir takımın hayata geçirdiği “proje”; 20. yüzyılı tanımlayan “1917”yi, devrimin tüm karakterleri ve olayları ile bir “sosyal medya formatında” önümüze seriyor.

Karakterlerin bizzat ağızlarından attıkları “twit”ler şeklinde tasarlanan sitede, son Çar II. Nikola’nın örneğin devrimin ertesi sabahı düştüğü “Hava bugün açık. Sıcaklık güneşte 11 derece. Bu sabah şömine için uzun uzun odun kırdım” notunu okuyoruz.
Sabık Çar’ın bunca “alakasız bir twit”le gündeme gelmesinin nedeni, aslında o tarihte çoktan tahttan indirilmiş ve Urallar’ın göbeğindeki kuş uçmaz kervan geçmez Yekaterinburg kentine gönderilmiş olmasından kaynaklanıyor.

Çar’ın, 1917’nin şubat ayında daha tahttan indirilmesi üzerine, yerini St. Petersburg’da Kerenski başkanlığındaki bir geçici hükümet almış... Ancak “7 Kasım sabahı”, Kerenski de Kışlık Saray’dan yabancı delegasyonların arabasıyla kaçmaya zorlanmış...

O gece, sonra Kışlık Saray baskına uğruyor ve Bolşevikler saraya girip, geçici hükümetten son kalan temsilcileri de toplayarak tutukluyorlar.

Güz güneşi altında Yekaterinburg ormanlarında işte şömine için odun kesen ve ailesiyle kurşuna dizileceği trajik sona doğru hızla yaklaşan devrik Çar’ın olanlardan belli ki o saatlerde haberi yok. O yüzden hâlâ Mars’ta olduğu izlenimi yaratan satırlara imza atıyor.

Nâzım’ın anlattığı gibi

Oysa tüm bir gün, o gün, telefon ve telgraf merkezleri, tren istasyonları ve gazete matbaaları gibi hayati güç noktalarını ele geçiren Bolşevikler, Çarlık başkentine hâkim olmuşlar.

Lenin’in “Bugün Rusya’da yeni bir tarih başlıyor!” diye anonsladığı konuşması dağıtılmış, askeri birlikler teslim olmuş ve Kerenski hükümetinin devrildiği Bolşeviklerce ilan edilmiş.

Bu olayların akışı işte, “Project 1917”de doğrudan tüm büyük aktörlerin bizzat bıraktıkları günlükler ve belgelerden birebir esasa sadık kalarak bir sosyal medya sitesi şeklinde, “flaş...flaş...flaş... son dakika” haberciliği üslubuyla aktarılıyor.

Öyle ki “Kışlık Saray” baskınını bugün yaşanıyormuşçasına takip ediyor, gelişmeleri Lenin’in, Troçki’nin ve Kerenski’nin; çaresiz generallerin, dumur halinde olan bakanların, o tarihi doğrudan yaşayan Batılı diplomatların ve dönemin Rus entelektüellerinin penceresinden izliyorsunuz.


“Project 1917”ye mutlaka göz atın. Muhteşem bir tarih gezisi yapacaksınız...
Nâzım Hikmet’in “Kışlık Saray”ında tanımladığı gibi tam: “Kışlık Saray’da Kerenski / Smolni’de Sovyetler ve Lenin; sokakta onlar.”

Nâzım'lı evlerin Vera’lı sofraları

Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında nefis basımlı bir kitap, hem de sayfalarında otantik nitelikteki fotoğrafların yer aldığı ciltli, her anlamda ‘ağır’ bir eser. Buna bir ‘müze kitap’ da denilebilir.

ADALET AĞAOĞLU



Basında, gazetelerin kitap eklerinde yeni yayınlanmış kitapların tanıtımına -şükür ki- bol bol yer verilmekte. Bunların yazarlarıyla söyleşiler, reklâmlar, giderek TV kanallarının ‘Sanat/Kültür’ üstüne hazırladıkları programlarında dahi bu (yeni)ler başköşelerde yer tutabilmekte. Vee, niye? Kitap da artık mal’dan sayılmakta da ondan herhalde. Fakat iş bu kadar basit değil: Üretimin tüketim halinin, daha yayınlanırken bilinip bilinememesiyle sezilip sezilememesi söz konusu; hem de çok önemli derecelerde… Yazarı ve kitabı üstüne böylesine olumlu bir tahmin varsa, bunu da doğallıkla sevindirici bulmak ‘kitap okurlarına’ düşmekte.

Bütün bu iç rahatlıklarına karşın, şu yeni çıkan kitap dağıtım ve tanıtım bahsinde içimde epeydir bir vıdı/vıdıcılık hasıl olmuş bulunmakta: Birtakım bazı yeni çıkmış kitaplar ‘bütün hak edilmiş olmalarına karşın’ neden bu bolluktan yararlanamazlar? Bu sorumun ya da sorunun yeni bir örneğine rastlamış bulunmaktayım.


Örnek?

Mitos-Boyut yayınevince yeni yılın ilk ayında yayınlanmış Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasındaadını taşıyan nefis basımlı bir kitap, hem de sayfalarında otantik nitelikteki fotoğrafların yer aldığı ciltli, her anlamda ‘ağır’ bir eser. Hazırlayanlar: Arif Keskiner ve M. Melih Güneş.


Buna bir ‘müze kitap’ da denilebilir. Hazırlanış sıralarında bizim gençliğimizin sanat-edebiyat yeri Çiçek Bar’ında Arif kardeşimizin elleri omuzlarımızda ‘inadına’ içip içip okuduğumuz şiirler var ya, işte bu zamanlar bu müze’nin gebeliğinden haber vermekte. Kitabın ilk iki üç sayfalarında Arif Keskiner’imizle M. Melih Güneş’imizin sunuş yazılarını okuyanlar benim bu konuda hiç de havadan sudan dem vurmadığımı göreceklerdir. Hani yani, öyle ki, her iki askerî darbeyi birlikte, el ele, kol kola, Nâzım şiirleri ve Ruhi Su şarkılarıyla Çiçek Bar’da yüklenebilme maharetimize rağmen Arif Keskiner’imi ben hiç tanıyamamışım demek ki! Herhalde biz yazar çizer’lerimizi avuturken yazmaya hemen hiç vakti kalmamış olabilir. Dilini, üslûbunu, bizzat kendisini bu kitaptaki yazılarıyla tastamam kucaklamış bulunuyorum. Sunuş yazılarıyla ‘Bu Müze’nin açılışını yapanların ardından adım adımı yaş/başlarına göre sırayla Aziz Nesin, Orhan Kemal, Ataol Behramoğlu, Bendeniz, Türkân Şoray, A. Kadir, Nedim Gürsel, Zeynep Oral, Vera Tulyakova, Uğur Büke, Necati Şahin, Genco Erkal, Yavuz Tanyeli, Nazar Büyüm, Can Dündar, Coşkun Aral… Daha nice sanatçı yazarlar sandıklarındaki ‘Nâzım Hikmet’ işlemelerini bu müze kitaba armağan için sıraya girmişlerdir. Kitabı hazırlayanlar kimsenin aklından çıkmamalı: Kitabın içeriği, işte böyle: Derleme yazılar… Kolay mı onca kapıyı çalmaklar, onlarla Moskova’larda ve hele o sofralardaki buluşmaları, Nâzım’dan geri kalmış ne varsa, ne yoksa hafızalardan çıkartıp yazdırmaklar; Vera’nın sofralarında böyle böyle işte kimler kimler kimler oturup kalkmıştır, neler neler olup bitmiştir? Bunun meraklıları buyursunlar artık ve tam da şimdilerde 100 yıllık müzelik belgeler sofrasına…

Bu kitabımızın yayını, ne sevindirici bir rastlantıyla Şişli Belediyesi tarafından tamamlanan Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nin açılış gün ve saatlerine rastlanmıştır. O ev sofralarda coşkulara, büyük şairimizin 1946’larda bendeniz henüz daha bir Kız Lisesi öğrencisiyken benimle aynı büyülenmeye uğramış bir arkadaşla sıra altlarından elden ele kaçırtarak okumuşluğumuzun heyecanını hâlâ daha yaşamakta olduğum halde, fizyolojik engellerim nedeniyle, bence ‘efsaniyelik’ bu açılışa katılamamışımdır. Kitabı hazırlayanlar bana bu müzelik kitabımızı armağan ettiler, ohh çok şükür. Müzenin koridorları, yani kitabın sayfaları arasında ‘ibret’ duyargalarımla dolanmaktayım.

Ben edebiyat dergilerinde, gazete kitap dergilerinde, gerekli olan yerlerde kitap tanıtım yazıları yazan biri olmadım.  Başlarda kendisi de edebiyatın türlerinden her birinden kitaplar yazmakta olan değerli yazarlarımızın meslektaşlarının kitapları hakkında  tanıtıma özgü yazılar yazılmasını hemen hiç benimseyemedim. Ancaaak! Rastlantılarla çağrışımlar üst üste düştüğü ân, benim yazarlığımın havaya uçtuğu zamanlar olmuştur. Bu Nâzım Hikmet Müzesi üstüne bir tanıtıma kalkışmam tam da böyle bir ân’ın eseri olmuştur.


Özür Diliyorum: Yukarda tanıtım eksikliğine uğramış eserlere örnek olarak Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında’yı seçme tahminimde bütünüyle yanılmışım. Meğer ben ‘inadına’ bu yazıyı yazıp bitirmeyi sürdürürken medyamızın çeşitli kanallarında kitap üstüne tümen tümen tanıtım yazıları çıkmış… Affola. Şu ân içimden şöyle geçmekte: (Demek sen çok sevip beğendiğin kitabı –ilk tanıtım yazım- diye takdim ederken başlıbaşına kendini takdim eylemişsin!) Kendime gülüyorum da, geçip gidemiyorum.



NÂZIM’IN EVİNDE VERA’NIN SOFRASINDA
Hazırlayan: Arif Keskiner, M. Melih Güneş
Mitos Boyut Yayıncılık, 2016
248 sayfa

Nerden çıktı bu pastırmanın “p”si?



M. Hakkı Yazıcı




Geçen gün bir iş yemeğinde Kırım Tatarı bir arkadaşım “Aşın tatlı olsun” deyince çok şaşırmıştım.

“Afiyet olsun” demek istiyordu. Birden böyle demenin daha öz Türkçe olduğunu düşündüm ve çok hoşlandım.

Öyle ya, “afiyet” Arapçadan dilimize geçmiş bir sözcük. Hem de başka bir seçenek yokmuş gibi ağırlığını kabul ettirip dilimize yerleşmiş.

Belki böyle yüzlerce örnek var.

Yaşayan dile direnmek kuşkusuz akıllıca değil, ama doğru ve güzel olanı da korumak gerekir. Yoksa “afiyet” gibi sözcükler öz dilimize egemen oluyor ve sözcüğün karşıtı olan “zafiyet” durumu ortaya çıkıyor.-Böyle diyorum da ben de fazla titiz olamıyorum aslında, alışkanlıklarımın kolaycılığına yenilip çok dil yanlışı yapıyorum. Yüzüme vurulup, beni utandıracak pek çok yanlışımı bulmak mümkün.

***

Bizim malum iş arası ofis muhabbetlerimizden birinde bunu anlattım ve konu açıldı.

Bir keresinde bizim İgor, daçasını anlatırken bahçemizde üç “saraycık” var deyince 
Serkan’ın gözleri açılmış, hayretle sormuştu:

“İgor, ayıptır sorması, senin daçanın arazisi kaç yüz dönüm?”

İgor’un gülmekten yerlere yattığını tahmin edersiniz.

Rusların kullandığı “saray” sözcüğünün bizdeki gibi görkemli binalar için kullanılmadığı, tam tersine derme çatma, genellikle depo gibi kullanılan küçücük ahşap yapılar olduğunu öğrendiğinde de Serkan’ın şaşkınlığı hala geçmemişti.

Sanırım Türki dillerden Rusçaya geçen bu sözcüğü Ruslar içine biraz ironi katarak küçük yapılar için kullanıyorlar.

Böyle farkına bile varmadığımız pek çok sözcük var bir kültürden diğerine geçen.

***

Geçen seneydi galiba Türkiye’de televizyonlardaki evlenme, buluşturma programlarından birinde Rus kızı çay tiryakisi damadın gönül yoluna ulaşabilmek için semaverde çay demlemişti. Damat adayı çok keyiflenmiş “Vayy, sen bu işi biliyorsun, Rusya’da semaver var mı?” diye sormuştu.

Delikanlı, “semaver” sözcüğünün Rusçadan Türkçeye geçtiğini bilmiyordu tabii.

Rusça'daki “sama” ve “varit” sözcüklerinin birleşmesinden, yani 'kendi kendine kaynamak' anlamına gelen kelimelerden türeyerek oluşmuş.

Bunu bizim Serkan bile biliyor artık.

Bir keresinde Serkan genç erkeklerin ve kızların tanışmak, arkadaş bulmak amacıyla gittikleri  “Znakomstvo” barlarından birinin adresini sormak için İgor’a telefon ettiğinde, onun kız arkadaşıyla birlikte bu bara gideceğini zannedip, telaşla Rusların ünlü bir atasözünü söylemişti:

“Hop, sakın ha, ‘Tula’ya semaverle gidilmez!’”

Öyle ya Tula, semaver yapımıyla ünlü bir Rus şehriydi ve oraya yanında semaverle gidilmezdi. Mekana yalnız gelen çok sayıda güzel Rus kızının olduğu bir tanışma barına da kız arkadaşıyla gitmek doğru olmazdı.

Konuya bir katkı da bir Türk atasözüyle benden: “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak”la sonuçlanabilecek üzücü bir durumla karşılaşılabilinirdi.

***

“Pastırma yazı”nın da gelip geçtiği, “beyaz kış”a hazırlandığımız şu günlerden birinde ofiste oturmuş konuşuyoruz. Bu konular açıldığında bizim sohbetimiz iyice derinleşiyor; buna benzer pek çok örnek önümüze seriliyor.

Serkan, “Ruslar da ‘pastırma’ya ‘basturma’diyor,” diye başlıyor.

Evet, doğru. Ve hatta daha doğru, eski Türkçeye uygun söylüyorlar. “Pastırma” sözcüğüne bu “p” harfi nereden girmişti ki?

Ben, devam ediyorum, Serkan istihzalı gözlerle, sırıtarak beni süzüyor.

“Abi bu, hani Temel, Kristof Kolomb’dan, Amerigo Vespucci’den önce Amerika’ya gitmiş de Niagara Şelalesi’nde suların çağlayarak, gürültüyle döküldüğünü görüp, “Ne yaygara!’ demiş, oranın adı Niagara olmuş; Carolina’da karalahana görmüş, adı öyle kalmış geyikleri gibi olmasın?”

“Yok evladım, ben biraz araştırıp, okudum. İnanmayanlar da bir zahmet baksınlar,” diye kestiriyorum.

Sözcükler, kültürler arasında dolaşırken bazen değişime uğruyor. Nasıl oluyor diye sorduklarında bizdeki bu duruma uyan bir atasözü aklıma geliyor:

“Sağır duymaz, uydurur.”

***

Serkan’ın dediği gibi, “Pastırma”ya Ruslar, “бастурма” (basturma)  diyorlar.

Biz ise “Pastırma” diyoruz nedense?

Hadi çemenini anladık da, bir kez daha soruyu tekrarlayayım nerden çıktı bu pastırmanın “p”si?

“P” Türk alfabesinin yirminci harfi. Sert, patlamalı, titreşimsiz, çift dudak sessizi yumuşak karşılığıysa “b”. Belki ondan...

Pastırma, eski bir Türk yiyeceği. Pastırmayı ilk yapanlar Orta Asya'da Hunlar. Nitekim, Weber–Baldamus dünya tarihi kitabında, Antalyalı Amianus'un 273-275 yıllarında yazmış olduğu eserine atfen, Hunların bu husustaki adetlerinden şu şekilde bahsettiği biliniyor: “Hunlar yemek tanımazlar, yaban etleri ile atın sırtında, baldırları arasında ezdikleri yarı pişmiş eti yerler.”

Sözcüğün etimolojik kökenine indiğimizde adını bir parça etin at ile eyer arasına sıkıştırılıp süvarinin de ata binmesiyle ‘bastırılmasından’ aldığını görüyoruz. ‘Bastırma’ zamanla ‘pastırma’ olmuş.

Yani “basdurma, pasdırma/pastırma” bastırılarak kurutulmuş et.

“Hani ya da benim elli dirhem pastırmam
Konyalıdan başkasına bastırmam.”

Düğünlerde bu türkünün daha ilk üç notasını duyunca ağzının kenarları kulaklarına kadar yayılarak sırıtan, kendilerini dans pistlerine atan kardeşlerimiz fesata akıl yormadan bir de böyle düşünsünler lütfen.

Ruslar, “Sucuk”a da “колбаса” (kolbasa) diyorlar.
Yani ilginç, ama bana göre daha Türkçe söylüyorlar. Kolla bastırarak hazırlanan bir yiyecek anlatılıyor.

Sucuk ise Farsça kökenli bir sözcük. “Germe, çekerek uzatma, şerit, kordon” anlamında kullanılıyor.

***

Yine konuyu uzattım; daldan dala atlıyorum biliyorum, ama malumatfuruşluğuma kızmayıp, yorulmayıp okumak isterseniz biraz daha devam edeyim. Belki başka bir yazıda bunları anlatmak fırsatını bulamam.

İnsanlığın binlerce yıl öncesinden gelen ortak bir mirası var.

Bazen tarihi ciddi bir şekilde inceleyince kültürlerin, dillerin kökenindeki benzerlikleri yakalarsınız. Ve kuşkusuz şaşırırsınız.

Ruslarla Orta Asya’nın diğer halkları; Türki halklar  ve onların akrabaları yüzyıllar öncesinden beri bir arada yaşıyorlar.

Önce birbirleriyle savaşmışlar, birbirlerinin topraklarını işgal etmişler; Tatarlar, Moğollar, Rusların ülkesini, sonra da Ruslar onların ülkelerini işgal etmiş. Daha sonraysa bir arada yaşamayı öğrenmişler, bir ölçüde kaynaşmışlar.

Kim kime ne yapmışın hikayesi çok karışık, burada anlatmak da uzun sürer. Ancak şimdilerde başka bir şey var. Bu şey de daha uyumlu ve birlikte yaşama çabası.

Pek çok kişi gibi benim de dileğim, bu halkların birbirine baskın çıkmadan, birbirlerinin dillerine, kültürlerine saygı duyarak, hatta koruyarak, ortak çıkarlar zemininde bir arada, dostça yaşamaları ve bu birlikten daha olumlu, daha güçlü bir birliktelik çıkarmaları.

***

Dillerin serüvenine geri dönersek şunu söylemek olası; sözcüklerin izini sürmek, tarihe de ışık tutuyor. 

Sözcükler de insanlar gibi ilden ile, memleketten memlekete göç ediyorlar; bazen de değişime uğrayarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu arada ilginç olaylar ortaya çıkıyor. Başka anlamlarla geldikleri yere geri dönüyorlar.

Malum bugün Hollanda’nın simgesi olan lalenin menşei Osmanlıdır.

Efendim, rivayete göre 1400'lü yıllarda, Avrupalı bir gezgin, İstanbul'da yolda sarığına lale takmış bir adama rastlamış, işaret ederek başındakini sormuş. O da “turban” diye yanıtlamış; ama aslında gezginin öğrenmek istediği sarığa iliştirilmiş çiçeğin adı imiş. Adam ise gezginin sarığını sorduğunu zannetmiş.

Böyle bir yanlış anlaşmayla, güya “lale” çiçeğinin adı birçok Avrupa diline “tulpan” olarak girer.

Bizim “lale”ye Felemenkçe “tulpen”, İngilizce “tulip”, Almanca “tulpen”, Fransızca tulipes, Rusça “tyulpan (Тюльпан)” diyorlar.

Azerbeycan dilindeyse laleye “Lalə (Tulipan)” gülü denmekte.

Lalenin anavatanı Pamir, Hindukuş ve Tanrı dağları. Türkler göçleri esnasında bu bitkinin soğanlarını Anadolu'ya getirmişler. 1500'lü yıllarda Avrupa'ya Anadolu'dan giden lale özellikle Hollanda'da Osmanlı’da olduğundan daha çok yaygın olmuş.

Belki bu hikaye doğru, belki de değil, ama ilginç ve dinlemesi hoşa gidiyor.

Hikayemizdeki adamın başındaki sarık (“Sarmak”tan geliyor). Öz Türkçe “saruk” diye başlığa sarılan beze deniliyor.

Bu bez tülbent. Yani sarık tülbentten yapılıyor! Tülbent, ince ve seyrek dokunmuş, hafif ve yumuşak pamuklu bez. Genellikle doğrudan başa veya fes, kavuk gibi bir başlığın üzerine sarılan kumaş baş örtüsü.

Sih ve müslüman toplumlarında, genellikle Asya ülkelerinde yaygın. Sarık Türklerde halk arasında yaygınlaşmamıştır. Osmanlı Devleti zamanında Osmanlı sultanları ve din büyükleri tarafından takılırdı. Osmanlı padişahları da başlangıçtan 2. Mahmut dönemine kadar sarık takmışlardır.

Bu kelimenin kökeniyse Farsça “dulband” sözcüğü. Avrupa dillerine de buradan geçmiş. Pek çok Avrupa dilinde “turban” olarak anılır. 

Bizim “sarık”a  Felemenkçe “tulband”,  Fransızca “turban”, İngilizce “turban”, Rusça “Tyurban (Тюрбан)” denilir.

Rivayete göre hikayemizdeki Avrupalı gezginin dikkatini çeken iki nesne, “sarık” ve üzerindeki “lale” Felemenkçede benzer birer sözcükte anlam kazanmışlardır.

Hollandalıların konuştukları dillerden biri olan Felemenkçede lale “tulpen”, sarık ise “tulband” olarak sözcük dağarcıklarına girmiştir.

Ve işte bu çok ilginç: Fransızcadan Türkçeye geçen “türban” kelimesi ise yenilerde Türkçede kadın başörtüsü anlamında kullanılmaya başlandı.

Görünüşe göre Türkçede “tülbent” olarak geçen kelime, Avrupa’ya yaptığı yolculuğun, uzun bir serüvenin ardından Fransızcadan Türkçeye “türban” olarak geri dönüyor. 

Bu serüveni İgor bile ağzı açık dinliyor.

***

Dedik ya bu halkların yüzyıllara dayalı içiçe geçmişlikleri var. Haliyle dilden dile sözcükler de geçmiş.

Rusça’da Türki dillerden alınmış, neredeyse Türkçe ve Rusça’da hemen hemen aynı şekilde söylenen ve aynı anlama gelen çok sayıda kelime var. Örnek vermek gerekirse;

Арбуз [arbús] karpuz
Диван [diván] divan
Ишак [işák] eşek
Йогурт [yógurt] yoğurt
Караван [karaván] kervan
Очаг [açák] ocak
Плов [plof] pilav
Самовар [samavár] semaver
Шапка [şápka] şapka

Hem Rusçada hem de Türkçede Avrupa dillerinin, mesela Fransızca, İngilizcenin etkisinde kalınarak, bu dillerden geçen hemen hemen aynı şekilde söylenen ve aynı anlama gelen çok sayıda kelime var. Yine örnek vermek gerekirse;

Ваза [váza] vazo
Витрина [vitrína] vitrin
Лампа [lámpa] lamba
Маска [máska] maske
Премия [prémiya] prim
Радио [rádio] radyo
Рекорд [rikórt] rekor
Фаворит [favarít] favori

Bir de tuhafımıza gidecek, hem Türkleri, hem de Rusları şaşırtıp güldüren, Rusça ve Türkçe’de aynı şekilde söylenen, fakat farklı anlamları taşıyan sözcükler var:

Бал [bal] balo
Бардак [bardák] dağınık
Дурак [durák] aptal
Кот [kot] kedi
Кулак [kulák] yumruk
Магазин [magazín] market, mağaza
Сыр [sır] peynir
Табак [tabák] tütün
Халат [halát] bornoz

***

İlginç değil mi?

Örneğin bizim “kulak” dediğimiz, Ruslarda “yumruk” anlamına geliyor. “Bardak” dağınıklık, 

“Durak” da “aptal” anlamına geliyor.

Serkan, bir keresinde dalgınlığına gelip Rusların dolmuşu olan “maşrutka”lardan birinde durağı geçme telaşıyla şoföre Türkçe “Durakta durur musunuz?” diye seslenmiş.

Söylemeye gerek yok; şoför şöyle bir arkasına dönüp, bana “aptal mı diyorsun?” gibilerinden ters ters bakmış. Neyse olay fazla uzamamış.




11 Kasım 2017 Cumartesi

Usta ile Margarita

Samih Güven





Büyük yapıtları, yazıldıkları dönemin özelliklerinden, yaratıcılarının hayatlarından ve bakış açılarından soyutlamak olanaksız. Mihail Bulgakov’un baş yapıtı olan Usta ile Margarita adlı roman buna en iyi örneklerden biri. Yazarın kendisinin de mağduru olduğu dönemin kısıtlayıcı sanat ve edebiyat anlayışının yarattığı sonuçları kıyasıya eleştiren, birkaç ana öykü ekseni üzerinde gelişen, bazı kavramsal konuları da içine alan ve çarpıcı fantastik unsurlar içeren bu roman 20. yüzyılın en iyi yapıtlarından biri olarak gösteriliyor.

Roman çok katmanlı. Ana eksende Moskova’da geçen bir öykü ile İsa’nın çarmıha gerilme emrini veren vali Pontius Pilatus’u içeren bir öykü yer alıyor. Fantastik öğeler ve dünyalar ile örülü kurguda kavramsal bir tartışmaya da olanak doğuyor. İyi ve kötü, suç ve masumiyet, cesaret ve korkaklık, yalan ve gerçek, özgür olmayan bir dünyada özgürlük arayışı gibi kavramları da düşündürüyor yazar. Roman’ın ana kahramanları, insanların değişip değişmediğini anlamak üzere “çalışma arkadaşlarıyla” Moskova’ya inen şeytan ile onun karşısında akıl hastanesine düşmüş bir yazar olan “Usta”dır.

Şeytanın ve arkadaşlarının işlevi nedir romanda? Aralarında kara, büyük bir kedinin de olduğu şeytanın adamları ilginç ve mizahi bir boyut da getirmektedir. Her şeyi yapabilmenin, bilmenin ve olmadık yerde açığa çıkarmanın şehveti içinde; edebiyat ve aydın çevrelerindeki yozlaşmayı ve ikiyüzlülüğü, bazı insanların karanlık ve yalana kaymış dünyalarını, tüketme ve sahip olma duygularındaki ölçüsüzlüğü biraz da gururla gözler önüne sermektedirler.

Usta ise edebiyat tutkusunun eleştirmenler tarafından örselenmesini, özgürlük arayışını ve aşkın iyileştirici, değiştirici ve telafi edici gücünü yansıtmaktadır bir bakıma. Sevgilisi Margarita onun son derece yetenekli bir yazar (Usta) olarak yaşadığı zorluklara nefret derecesinde öfkelenmekte ve mutlulukları için mücadele etmektedir. Bu mücadelenin en önemli bölümlerinden biri de Usta’nın yazdığı ve yaktığı Pontius Pilatus’la ilgili romandır.

Gerçek öğeler ve fantastik unsurların iç içe geçtiği roman, dildeki sadelik, kurgu, akıcılık, felsefi konular, derin bir mizahi eleştiriyi içermesi açısından önemli bir kitap.

Roman bir şair ve edebiyatçı arkadaşının İsa’nın yaşayıp yaşamadığını tartıştığı sahneyle başlıyor. Çok geçmeden olağanüstü garip kişiler karışıyor ortama. Şeytan ve “çalışma arkadaşlarının” Moskova’yı ziyarete geldiği anlaşılıyor. Tuhaf ve gerçekle bağdaşmayan, akıl almayan, fantastik öğeler giriyor devreye. Olaylar, bir aşk öyküsüne dayanan Usta ile Margarita’nın hikayesiyle gelişiyor.  Ama ilginç ve şaşırtıcı bir sona ilerliyor sevgililer.

Yazar kendi hayatında eleştirmenlerin katı sansürüne maruz kaldığından romanda da bu açıdan yapılan sert mizahi eleştirileri görüyoruz.

Mihail Bulgakov Kiev’de, 1891 yılında, yedi çocuklu Rus bir ailede doğuyor. Tıp eğitimi almasına rağmen edebiyata merak salıyor. Önemli bir oyun ve roman yazarı oluyor. 1919 yılında trenle yaptığı bir gece yolculuğu sırasında ilk kısa öyküsünü yazıyor, ilk durakta bir yayımcıya gönderip yayınlatıyor.

Yazarlığa böylece adım atan Bulgakov önemli bir oyun ve roman yazarı olarak ortaya çıkmasına rağmen eleştirmenlerin engellerinden kurtaramıyor kendini. 1921 yılında Moskova’ya yerleşiyor. Bir dönem yayın yapması tamamen yasaklanıyor.

Stalin’e ve Sovyet hükümetine bir mektup yazıyor ve ülkeden ayrılmasına izin verilmesini istiyor. Stalin onu doğrudan arıyor ve gerçekten ayrılmak isteyip istemediğini soruyor. Konuşma sonrasında sanat tiyatrosunda çalışmasına izin veriliyor.

Bulgakov’un 1932’de evlendiği Yelena Shilovskaya adındaki üçüncü karısının Margarita karakterinin esin kaynağı olduğu söylenmektedir.

Yazarın birçok eseri yıllarca çekmecelerde kalıyor. Usta ile Margarita adlı romanı üzerinde uzun yıllar çalışıyor yazar. Hatta ilk nüshasını yakıyor. Fakat gücüne inandığı eserini yeniden yazmaktan geri durmuyor.

Yazar 1930 yılında yakın arkadaşlarını toplar ve romanı okumaya başlar. Son cümleyi bitirdiğinde, hemen baskıya vereceğim der. Bunun üzerine derin bir sessizlik ve ümitsizlik çöker ortama.

Roman yazarın ölümünden 26 yıl sonra karısı tarafından yayımlanabiliyor ancak; sansüre uğramış şekilde. Bugünkü halinde sansüre uğramış 80 sayfayı da içeriyor roman.

Romanı bitirdiğimde merakla okuduğum italik(sansürlenmiş) bölümlerin şaşırtıcı bir yönünden de söz etmek istiyorum son olarak. Sadece ağır eleştiri içeren bölümler olduklarını sanmama rağmen bunun dışında unsurlar da yer alıyor italik bölümlerde. İtalik bölümlerin kimi yerlerinde insanların zaaflarının ve açgözlülüğünün abartıyla anlatıldığı, kimi yerlerde ise bazı kısaltmalara ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor. Okuyanların bu tür kaygıları da olmuş görünüyor garip şekilde.

Ama hiçbir cümlesi sansürlenecek türde değil başyapıtın. Her haliyle Rus ve dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri.

Yazar 10 Mart 1940 yılında böbrek hastalığı nedeniyle hayata veda ediyor. Mezarı birçok ünlü yazarın ve Nazım Hikmet’in mezarının da bulunduğu Moskova’daki Novodeviçi’dedir.


Bulgakov’un da düşündüğü gibi müsveddeler asla yanmaz, emek verilen ve değerli olan bir gün ortaya çıkar mutlaka.